Denemeler

Bu sayfada üyelere özel yazılar bulunuyor. üye girişi yaparak bu yazıları görüntüleyebilirsiniz.

Burayı tıklayarak üye girişi yapabilirsiniz.
Burayı tıklayarak üye olabilirsiniz.


Koşmak    20.01.2011

Koşmayı severdim. Rüzgârın oğluuuu diye bağırmayı da ihmâl etmezdim. Hoş babamın oğlu olmak da güzeldi ama rüzgârın oğlu başka bir şeydi. Zagor Tenay olamazdın ama rüzgârın oğlu olabilirdin, hem yokuş aşağı çılgın gibi koşarken böyle bağırabilirdin de. Kenan da severdi koşmayı. Birgün Yenimahalle'deki evlerinde buluştuk, eşofmanlar giyildi ve hafif vaziyette Atatürk Orman Çiftliği'ne doğru koşmaya başladık. Gayet güzel gidildi, nefes sorunu yok hava şartları koşmak için müsait ama Kenan'ın, Şeytan'ın arka bacağı olmak gibi bir misyonu var. Hayvanat Bahçesine girelim dedi, tamam sorun yok ama tellerden atlayarak kaçak girelim dediğinde hayır diye karşı çıktım. Olum macera olur falan derken tellerden atladık, artık içerideydik. Bir güzel gezdik o gün, tüm hayvanları ziyaret ettik, zaman zaman da koşu bantında koşuyoruz, muhteşemiz. Hem spor yapıyoruz hem bedava girmişiz.  Dönme zamanı geldiğinde dışarı çıkmak için kapıya doğru ilerlemeye başladık. Harika yahu, Kenan hala mikrop; olum yarın da gelelim lan uyuyo bunlar diye söylenip gülüyor, kapıya artık iyice yaklaştık ki, neredeyse artık ben de Kenan gibi düşünmeye başladım ama dışarı adım atmak şu anda daha önemli doğrusu. Tam çıkarken ikimizde kulaklarımızdan yakalandık. Tüm dişleri altın kaplama olan bekçi bir yandan kulaklarımızı çeviriyor, bir yandan da,  bah bah ulen kaçak girmiş eşşeh sipalari diyordu. Durum o kadar vahimdi ki, bir yandan korku, bir yandan rengi neredeyse kapkara olan bekçinin tüm dişleri altın... Tam bir felaket, ben kabullendim olayı tamam kaçak girdik ve yakalandık ama Kenan dirayetli çocuk, ellerini ovuşturup ağlamaya başladı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da adamın dişlerini bana gösteriyor.

 

"Madem kaçah girecehsiniz, turunçu baari giymeyin sipalar !"

Hayatımda tek illegâl deneme budur.

Koşmayı severdim, Kenan mikrobu da severdi.

...




0 Yorum - Yorum Yaz

Aynı mıyız ?    25.04.2011

Bazen neden bu kadar etkilendiğimize bir anlam veremeyiz. Yan yana gelen harfler, herflerin ait olduğu kelimeler ve kelimelerin oluşturduğu cümleler hızla sarı verir benliğimizi. Bir'imizin dediği aniden nasıl hepimiz'in hissettiğine dönüşü verir..

ayrı bedenlerde,

aynı acıları ve özlemleri paylaşıyoruz aslında

kimi biraz önce

kimi biraz sonra

                                                             ...




0 Yorum - Yorum Yaz

İyi, Güzel ve Net !    16.04.2011

Misafir gelmesi şenlik zamanıydı hatta küçük bir karnaval olarak bile adlandırmak mümkündü. Minarede bile olsam bulurlar derdi babam, bunu söylerken kızgın mı yoksa memnun mu anlamak pek mümkün değildi doğrusu. Tüm gelenlerin içerisinde Kasap Hasan Amca'nın özel bir yeri vardı. Şimdi akrabalığın nereden kaynaklandığını çıkaramasam da, babamın ağabey diyerek sevdiği dünya tatlısı biriydi. Eşi Ayten teyze ile birlikte sabah erkenden gelirler, akşama kadar otururlardı. Babamla Hasan amcanın kağıt oynamasını seyretmek büyük bir keyifti doğrusu. Sürekli kahkaha atarlar, küfür ederler ki, sırf küfür etmek için bir araya geldikleri bile düşünülürdü. Onların bu belki gençlik günlerinden kalma alışkanlıkları evin kadınları için işkence gibi olsa da, küçükleri için Küfür Larousse'u okumak gibi keyifli bir şeydi. Onları birlikte en son hatırlayışım bir rakı masasındadır. Muhtemelen kümesteki tavuklardan birisi kesilmiş, güzel bir masa hazırlanmıştır. Rakı kadehe konur konmaz birer eksper edası ile konuşmaya başlamışlardı. Mustafa Rakı güzel, güzel abi rakı güzel, rakı güzelmiş Mustafa, güzel abi rakı, Mustafa rakı iyiymiş, iyi abi rakı iyi. Güzel ve iyinin dilimizde ne kadar varyasyonu varsa dökülmeye başlamıştı şimdi. Rakı şöyle Mustafa, Rakı böyle abi, Bu rakı var ya Mustafa, Abi gerçekten de... Alkol damarları genişletip, zihinleri açılınca mevzu neredeyse Kültigin Anıtına kadar inmişti ki, son anıtsal cümle Ayten teyze tarafından kuruldu. Tabi bunu düşünememiş olmak mı yoksa başka bir edebi kıskançlıktan mı bilinmez, bizimkiler bir daha ağızlarını açmamışlardı.

 eee yeter be, zıkkım için !




0 Yorum - Yorum Yaz

Karne    22.03.2011

Hepimiz dertli olduğumuz için okul karnesi sanılır ama değil. Veresiye zamanların bakkal karneleri vardı, şimdi anlatılmak istenen de işte o karnedir. Belki çoğu bilmez ama biz çocukken köy köy dolaşan çerçiler vardı. Bunlar, çerçici geldiii diye seslenir, çoğunluk bir eşeğin sırtına ya da bir at arabasına yüklediği çeşit çeşit eşyayı satarlardı. 1970-80'ler sırasında kentleşme ya da daha doğrusu kentlerin köyleşmesi sürecinde, çerçilerin ve çerçi ile ticaretin yerini sinekli bakkallar aldı. Nerede şimdiki gibi kredi kartı, pos makinesi, varsa yoksa kara kaplı defter ya da renkli kağıtlardan oluşan, 500 ya da 1000 liralık karneler.. Kâğıtların üzerinde rakam değeri olur, aynı rakamlar hep benzer renkte kâğıtlar üzerinde yer alırdı. Bizim eve de, aylık harcama tutarı kadar karne gelir ve benim için keyifli bir süreç başlardı. Annem karne tomarını elime tutuşturup bakkala gönderdiğinde her seferinde farklı bir yerinden özenle bir sayfa yırtardım. Bu benim kendi kendime takdir ettiğim bir tür bahşiş gibiydi ve arada kendime cömert davranıyor olmam da sanırım gayet doğaldı. Karneyi eline alan Hacı amca -ki, bakkalların tümü de hacı olurdu-, ilgili tutarı yırta yırta karneden çıkarırdı. Tabi bu arada bir elinde sayfaları açık karne diğer elinin işaret parmağını ağzında şööyle bir ıslatır, sayfaları çevirir, her çevirişten sonra parmağını yine ıslatır, yine ıslatır, taşı bile çatlatacak bir ağırlık ve sakinlikle parasını alırdı.

Eskiden, köy-kentler içerisinde yaşam daha bir farklıydı.

para denilen illet bile

çok renkliydi...




Eski    20.01.2011

1041'de geldik derler ya aslını sorsanız hadi ordan demem icap eder ki, nezaketen sormayarak bana da şu vakitte bu cümleyi kurdurtmayacağınıza eminim. Ne vakit gelindi bilemem ama kesin bildiğim bir şey varsa o da, son vakit geldiğinde babam gibi benim de babamın toprağına yatacağımdır... Uzun yıllar boyunca dedemin evi köyün en büyük eviydi benim için. O hazin uzun yılların sonunda, beni daha hazin bir sonucun beklediğinden habersiz olduğum günlerde köye gitmek benim için büyük bir zevkti. Sanki ben gelene kadar beklemiş gibi konuşmaya başlardı anneannem, neler anlatmazdı ki, eski köy hikayelerinden tutun da dayılarımın ettiklerine kadar. Ben ona dedim ki, o bana dedi ki, sooonra yavrucuğummm bana bak Bilâl dedim ona... Küçük zihnimle o zamanlar tam olarak ne anlıyordum bilemem ama gece olup da yatağım ahşap makatın üzerine serildiğinde benim için asıl şenlik başlardı. Bir yandan anneannem konuşur, anneannemin tertemiz kokusu odayı doldururken, bir yandan perdesini açtığım pencereden saman yolunu izleyişim gözümün önündedir hep. Hele de gidişim kışa rastlarsa ambarda buğdayların içinde bana saklanan elmalar çıkarılır, dalından yeni koparılmış gibi duran elmayı anneannem elinde bir kırar, çıkan sesten neredeyse ahşap ev sallanırdı. Şu meşhur kimsenin ne ph olduğunu bilmediği Eski Ramazanlar gibiydi bizim köy. Eski, ne kadar uzakta ise, sevdiğim adamları koynunda saklıyor olmasına rağmen şimdi daha da uzaktır benim için..




Benim Köyüm..    15.10.2010

Nehir taşı döşeli geniş bir yolun kenarındaydı Yusufun Ali’nin Evi. Hani şu ergen zamanlarda, dünyada yalnızca yere bakarak hareket ettiğimiz dönemlerde, o taşları seyrede seyrede yürürdüm hep o yolda. Daha önce yürümüş olanları düşünür, o iri taşların parlamasına neden olan her canlı dokunuşu hissetmeye çalışırdım. Bekir dayının ve Koca Fadiğimizin evinin önünden geçer, büyük ahşap kapıya tüm gücümle vururdum. İkinci kattaki yan pencereden bembeyaz yüzlü anneannem kafasını çıkarır, uykulu uykulu aşağıya bakıp beni görünce ailenin tüm kadınlarının alışkanlığı üzere uuUUUUuuuuuUUU! diye bağırarak inip ağır kapıyı açardı. Bir sarılır, belki yüz yıllık acı ve keder olur kokladığın, yine koklarsın, yine, içine çekersin, sonra seni asla bırakmasın istersin..

anneannemin kokusudur benim köyüm..

Köyde geçen günlerimde hâlâ unutamadığım bir oyunum gelir aklıma. O zamanlar evlerin dibinden giden su harkları vardı. Su şırıl şırıl akar günün en gürültülü ya da gecenin en sessiz anında sadece onu duyardınız. Yıldızlar, su sesi, yıldızlar, su sesi, yıldızlar, uyku, sonra yine su sesi, tabi yine su sesi ve muhtemelen sabah ıslak bir yatak [elinizi vicdanınıza koyarak söyleyin şimdi, benim bunda bir kabahatim olabilir mi?]. Bu su harkı, insan vücudundaki damarlar gibiydi. Tüm köyü dolaşır, sonra köyden çıkar ovaya yayılır, ne kadar bahçe ve tarla varsa hepsine dokunarak turunu tamamlar ve belki de çok aşağılarda ırmak ile birleşerek, anasına, yani denize doğru ilerlerdi. Evden çıkar, harkı yukarıya doğru takip ederdim, nerelerden geçmezdim ki, bir bahçeyi atlarsın, sonra bir evin altından geçer hemen arkasına dolaşırsın, aha bir köpek var hızla kaçarsın, bir çitin üzerinden geçemez asılı kalırsın, ismi lazım değil bir kısım yerlerinin üzerine düşersin, biraz nefes alırsın ama bıkmadan suyu tersine izlersin.

ah deli zaman iz’lerim benim..

Yukarı doğru gidişlerim hep bir incir ağacının dibinde sona ererdi. Aslında hark bazı yerlerde kollara ayrılır, bir sürü değişik macera ve yol sunardı ama her seferinde de yolculuğum o incir ağacının dibinde biterdi. Çünkü incir ağacı, hep şöyle iri sapsarı taptaze seçeneklere sahipti. İncir-i mola sona erdiğinde asıl iş başlar, beni daha çetin bir mücadele beklerdi. Elime diğerlerinden ayrılabilecek bir ahşap, naylon parçası ya da su üzerinde kolayca kayabilecek hafiflikte bir şey alır suya atardım, konu, dedemin evine ilk kimin ulaşacağı yarışması olurdu. Yok, ilk seferinde olmaz çünkü su hızlı hareket eder ben hazırlıksız yakalanırdım. Uygun atış ve benim yola çıkışım geçekleştiğinde, hızla geldiğim yoldan geri koşmaya başlardım. Koş, acele et, çiti atla, bu manda ben gelirken burada mıydı, öff bu kazlar da nereden çıktı şimdi yaa, tellere takılma sakın dikkat et bak çok acıdı şerefsiz, hadi hadii hadiiiii... O anlar köyde her şey durur, bir deli oğlan ve yarıştığı sudan başka hiç bir şeyin sesi duyulmazdı. Zaten su’yun attığı kahkahaları da yalnız o deli oğlan duyardı..

Köyde olsam, anneannemi koklasam, kokusundan artık korkmasam, tahta makat üzerinde uyusam, iki kanatlı pencereden yıldızları saysam, çocukluk arkadaşım su ile yarışsam, o kahkahaları yeniden duysam...

 anneannemin kokusuydu benim gerçek köyüm..




İz    05.05.2012

Bir şeyin geçtiği veya önce bulunduğu yerde bıraktığı belirti, nişan, alamet, emare;Bir şeyin dokunmasıyla geride kalan belirti; Bir olay veya bir durumdan geride kalan belirti, ipucu, emare; Bir olay, bir durum veya yaşayıştan geride kalan belirti, eser; matematik Bir düzlemin başka bir düzlemle veya bir doğru ile kesişmesinden doğan ara kesit diyor TDK ...

  
Belki meslekten sebep çok severim iz'i ve iz'leri... o çağırır sizi ve siz de gidersiniz hiç çekinmeden.. çünkü binlerce yıllık masallardan elimizde kalan tek şey de odur... hem bıraktığı, hem bırakılanları ile insanı insan yapan da aslında iz değil midir? ve tek varlık derdimiz de iz bırakabilmek, iz bırakanlardan olabilmek değil midir? ilâhi dert ölüme, insanın bulabildiği tek çare de iz bırakmak değil midir? eski Mısır'da, büyük bir suç işleyenin adının tüm kayıtlardan silinmesi, tüm iz'lerin yok edilmesi demek değil midir? iz olmaz ise yaşam da olmamış, yaşanmamış demek değil midir? Hem ruhumuz da izlerden delik deşik değil midir? Ado küçüklüğünden beri uyandığında önce izlerini kontrol eder. Kalkar, bir dakika der, önce varsa çoraplarını sıyırır izlerini takip eder, sonra belinini açar, pijamasını sıyırarak ulaşabildiği tüm lastik izlerine dokunur. Koca adam oldu hâlâ aynı seromoni yaşanır ve bunu izlemek hâlâ beni mutlu eder. O da bilir çünkü yaşam denen şeyin iz'den ibaret olduğunu ve babası da çok sever izlerin üzerinde parmakları ile gezmeyi, elleri ile yaşanmış olanı görebilmeyi...



0 Yorum - Yorum Yaz

Düş 7    06.05.2012

düş'e yazdım...




0 Yorum - Yorum Yaz

Sabır    06.05.2012

Sen başka bir ten’de koşarken;

bozkırın ortasında,

hem

bir kazma ile kürek sesi

arasında  

teslimdim

rüzgâra

...




0 Yorum - Yorum Yaz

Fekât    04.05.2012

Bir sürü harf yakalayarak; Aşk-ı Memnû'daki yaşlı adama hâlâ üzüldüğümü; Yanıyor mu Yeşil Köşkün Lambası'nın beni alt üst ettiğini; Senede Bir Gün'ün beni ne çok kızdırdığını; Sabahattin Ali'nin ardından hâlâ ağladığımı; Kuyucaklı Yusuf olmasam da onun gibi dik durmaya çalıştığımı; Benim Meskenim Dağlardır Dağlar'ın ne anlatmak istediğini gerçekten anladığımı; aslında bunların hiç birisinin gerçek acı olmadığını; acının kendim olduğunu anlatan bir ton kelime yazayım diyorum sonra vaz geçiyorum. . .

 

üzüntüm var ya,

şaşacaksın

buradan yol olduğunda

sana

...

 




0 Yorum - Yorum Yaz

Düş 6    04.05.2012

Düş'ü Düş'ün...




Fal    20.04.2011

Binlerce yıldır insanlar birbirlerini yediler.. Bir adım öte'yi görmek uğruna neler yapmadılar ki, ne şarlatanlara boyun eğdiler giz'den korkularından sebep.. Remil açtılar, yere kemikler saçtılar, yıldızları okudular, zar attılar, sayılar, renkler ve rüyâların esrarına sığındılar..

Ahkâm-ı Sekiz Ilduz deyu bir yıldız grubu buldular ki, işe başlamadan evvel konumlarına bakacaktılar eğer önünüzde ise eyvah vaz geçile yok ardınızda kalmış ise, kim tutar sizi haydi yallah.. Hiç bitmeyecek "bilmek" açlığımız ya da fal düşkünlüğümüz ve yine bitmeyecek açlığımızın sinsi zihinlerce sömürülmesi..

Aslında garipsememek lazım, varlık sorununu buşekilde çözmeye çalışmak insanın en eski alışkanlıklarından. Giz'i yarat önce ve sonra da çözülmesini bekle. Evrendeki tüm sırlar böyle çözüldü, teker teker yavaş ama derinden. Hepimiz bir gün anlayacağız tüm sırları, son günümüzde ve son nefesimizde göreceğiz ki, aslında boşuna üzmüşüz kendimizi ve boşuna görmeye çalışmışız perdenin arkasını, boşuna büyüklenmişiz ya da boşuna kırmışız kalpleri...

Rüyâlarımı belki de 30 yıldır anneme anlatırım hem o kadar iyi yorumlar ki, tartışmasız tek uzmandır gözümde. Şimdi bile açarım telefonu, ona sorarım. Bazen de sırf denemek için sanal rüyâlar yazarım, her seferinde de rahatlatıcı cümlelerini kurar ve derin bir nefes almamı sağlar..

trendeydim anne, yanımda babam ve dayım vardı. Askerler gördüm aşağıda yürüyen sonra oturduk bir şeyler içtik birlikte; sedyede üzeri örtülü birini taşıyordum sonra birden açtı örtüsünü baktım ki aslında yatan ben; gece evdeyim ama sanki bizim ev değil gibi, bir şeye hazırlanıyorum ama yüzümü bir türlü temizleyemiyorum, aynaya gidiyorum bir de bakıyorum ki, lekelerin hepsi de birer yıldız...

Annem her anlattığımı sabırla dinler bazen arada; karanlık mıydı, hıım konuşmadı mı, bizim ev miydi, sen kendini gördün mü, uzakta mıydı, yüksekte miydi yoksa, sesleri duydun mu peki? diye kendi sorularını sorar ve akıllara zarar uzman yorumuyla beni şaşkınlıklara sürükleyerek gider...

 "amaaan erdal ne biliyim, iyi görmüşün işte..."




0 Yorum - Yorum Yaz

Düş 5    13.05.2011

Düş'le

Düş




0 Yorum - Yorum Yaz

Belki..    20.01.2011

Siyahtayım

ya da

siyah bende

ben

siyah tende

...

 

Bazen kelimelerin peşinden koşayım istiyorum, ben koşayım, yakaladıklarım beni uğraştırmadan sıraya girsin, sonra bunlar çok anlamlı cümleler oluştursun, okuyanı alsın geçmişte yaşadığı tanıdık bir an'a taşısın ya da gelecekte yaşayacağı bir karenin gözünde canlanmasına neden olsun, ya da herkes için bir gerçek olsun, okudukça ben içine gömüleyim, onlar okudukça içine çekilsinler, herkes ülkesinde, herkes kendi zamanında, herkes kendi masalında bulsun kendi suretini, kimse yalnız kalmasa, kimse ruhumdaki yalnızlığı anlamasa, şimdi'nin bari sonu kötü olmasa...




Lokman Jr.    22.03.2011

Lokman Hekim cinsi bir adamdı. Her tür otu sever ve yemekte mutlaka kocaman bir tabak dolusunu mideye indirirdi. En büyük tutkusu da lahanaya karşı olandı. Hani önceki hayatında lahana olacak kadar bağlılık hissetmesi saygı uyandırsa da, turşusuydu, kapuskasıydı, çorbasıydı, dolmasıydı derken bizim Hacer hanıma, lahana kadar eziyet eden ikinci bir varlık yoktu sanırım. Hoş aslında, Lokman Jr. ve  lahana-sever babamı da sayarsak, üçüncü demek daha doğru olurdu. Belki daha evvel de değinmiş olabilirim, malum, koltuk altına sıkıştırılmış kocaman bir  lahana pek romantik hediye türünden olmasa da, babamın gevrek kahkahası eşliğinde bak hanım sana ne aldım nidası ile eve girmesi bizim için sıradan vakalar arasında yer alırdı. E tabi bu ota düşkünlük, zamanla kontrolden çıkınca, her tür ph'a düşkünlük boyutuna ulaşan tam bir çılgınlıktı. Onu ye bunu ye, ya baba hiç korkmuyor musun, zehirleneceksin bir gün demelerim her seferinde de kahkahaları ile sonlanırdı. Bak evlat bu otlar harikadır, ne bunların adı baba, bu mu domuz otu, niye domuz otu demişler baba, domuzlar çok sever gelip hep dibinde yatarlar, yaa, e hadi artık gidelim!!! Hahah hahahahahah hah. Doğayı sevmek ve aşık olmak sanırım doğal ortamlarda yaşamanın getirdiği bir tutkuydu. Şimdilerin joging aşamasını geçemeyen reklamsı sevgiden söz etmiyorum, bir ağaç görünce arabayı kenara çekerek onunla konuşma seviyesinde bir sevgiydi bu. Ne zaman ve nasıl başladığını bilmek de tahmin edileceği gibi pek mümkün değildi ama durum böyleydi. Belki o sağlam beslenme ve cidden de ota düşkünlük nedeni ile olsa gerek babamı bir kere maviye yakın bir renkte eve  gelmesi dışında asla hasta olarak görmedik. Şimdi pek iyi olmayan gerçek nedenlerden ötürü, ailecek hasta olmamanın iyi bir şey olmadığını da bilmekteyiz. Hasta olmuyoruz ve aniden geçip gidiyoruz. Gelelim şu mavi renge. Bir akşam babam gerçekten de maviye yakın bir renkte eve geldi ve cidden de çok rahatsız görünüyordu. Mavi renk aslında tek başına da değildi, bir de benzin kokusu ki sanki depoya düşmüştü. Sorunca artık dayanamadı, uçak yakıtı içmişti. Yaa, niye içtin peki baba? Sorma oğlum, iyi gelir vücudu temizler dediler, Yaa!!!! Daha evvel anlattığı, gençlik günlerine ait bir öykü bu anlamda dikkat çekici gelirdi hep: bir gün köyde rahatsızlanır ve ateşi çıkar, tabi ilaç falan nerede. Yüzünü yıka, başını yıka derken taş ocağın üzerinde duran bir küp dikkatini çeker. Gider küpü kaldırır ve içindekinin hepsini içer. Artık iyidir ama bir küp elma sirkesi de sizlere ömür. Doğaya inanırdı babam ve yeni şeyler denemekten hiç çekinmezdi ve bu yelpazede, içinde bir küp sirkeden, bir çay bardağı  uçak yakıtına kadar Budist bir menü yer alırdı. Tabi bir de meşhur inat, hadi doktora gidelim, yookk gitmemm ööğğhhkkk!!!! Uçak yakıtı var ya abi, baaarrrsahlara iyi geliyormuş, yaaa bir deneyelim o zaman... Ne zaman son sözlerle ilgili o yazılardan görsem aklıma hemen bizim Lokman Jr.'ın bu hikâyesi gelir. İçtiği şey işine yaradı mı yaramadı mı şimdi hatırlamıyorum ama babamın filmlerdeki gibi mavi renkle eve gelişi ve neredeyse iki ay boyunca evden gitmeyen o benzin kokusu çok net hatırımdadır...




0 Yorum - Yorum Yaz

Rüstem    22.03.2011

Kaç vakittir aklımda yazayım diye düşünüyorum bizim Rüstem'i.. Soyadını soracak olursanız, yalnızca kendime dediğim eyvahlardan birisini daha demem gerekir ki, bunun için günlük kotam da dolmuş haldedir. O sadece Rüstem'di ve o bizim Rüstemimiz'di... Küçük yerlerde etrafta, yaşanılan yerin de nazarlığı olmuş nev'i şahsına münhasır, Tanrı sevgilisi garipler vardır. Bu gariplerimiz halleri ve temiz ruhları gereği gaip'tirler de aynı zamanda. Bir çocuğunkine benzer ruhları ile gelirler, belki zamanın bir an'ında birisine ya da birilerine âlemin bir yüzünü gösterir ve çeker giderler. Hem ruhlarında hem de bedenlerinde "İbret" gizlidir derim bu kardeşlerimiz için.. Biz "normal" olabilelim diye o bir ömür sürecek bir acı ve kayıplığı taşır kendinde. Hem de bilemeden kendisini...

Ben Rüstem'i ilk gördüğümde sanırım orta yaşlarındaydı. Boyu yaklaşık olarak 1.80 olmalıydı, belki bir o kadar da göbeği vardı. Bu da yaratılışın uygun gördüklerinden sayılmalı sanırım, açlık ve yokluk had safhada ama aynı zamanda göbek de... Elinde taşıdığı demir asası o vakitler bizden de büyüktü. Öyle bir sevgiliydi ki çocuklar için hep yanına gidilir, selam verilir, aç mısın diye sorulur, bazen bir sigara ya da ekmek içerisinde bir şeyler götürülürdü.. Bu zamanlarda o hep sade ve sakin bakışları eşliğinde  gülümserdi... Hep temiz görürdüm onu, hani kendini bildiğinden mi diyecek olursanız o kadarını hatırlayamıyorum ama bir gerçek vardı o da, bir zamanlar hiç bir Rüstem sahipsiz değildi. Kemalettin Tuğcu okuyanlarımız bilir, o romanlardan çıkmış karakterler gibiydik o ve biz. Babama bizim eve getirelim dediğimi hatırlıyorum, rahmetli beni de kırmamak için nasıl da uğraşmış olmalı :) Garibine sahip çıkmayan insan olabilir mi? Görünmeyen kadınlarımız ve annelerimiz ne de güzel baktılar Rüstem'e.. Aç mısın dersiniz mutlaka toktur karnı, üstü başı yıkanmış olur. Cebinde hep aynı miktarda üç kuruş parası olur... Nereye gittik, nerede kaybolduk demekten kendimi alamam bu noktada şimdi. Sanki dünya dengesini yitirmesin diye hep aynı yerde otururdu, bir gün yerinde olmadığını görünce sordum öldü dediler... Ne çok ağladık ona o zamanlar. Garipliğine mi yanarsın, gaipliğine mi acırsın ?

 Rüstem o köşeden kalkmasaydı dengemiz de bozulmayacaktı...

Şimdi sizin gözlerinizde, her gülümsemesi için hakkını helâl etsin;

ana kucağı görmemiş,

kopup geldiği

nur'da yatsın...




0 Yorum - Yorum Yaz

Kırkıncı Laf    22.03.2011

Âlem adamdı canım babam…

Konulara yaklaşımı hep orijinal gelirdi bana. Sert görünürdü ama o ince kabuğun içerisinde de büyümemiş bir çocuğu gizlerdi.. Kırkıncı lafına inanır ve yaparım derdi anneme. Kırkıncı lafın mı, sen ne anlarsın sanki ile başlayan mücadele her seferinde annemin kahkahaları ile sonlanırdı. Çok iyilerdi ama sohbet buralara gelmiş ise ilâhi bir hesap hatası içinde olurdu. Annem gülerken, fatih burnunu yakalamaya çalışmaktan başka bir şey de gelmezdi elinden…

Yokluk yıllarının etkisidir, ekmek ve su mutlaka olmalıydı bizim evde. Ekmek bir tane fazla alınırdı, komşulardan birisi isteyebilirdi çünkü. Su, içilmese bile temizlik ve her türlü yenebilir otun dikildiği bahçe için gerekliydi. Ekmek sorunu çözülüyordu tabiki de su ciddi sıkıntıydı. Babamın kuyu açmasından endişelendiğimiz sıralarda, bir kamyonun arkasına atıp getirdiği 2 tonluk depo ile karşılaşıverdik. Allahım neydi o öyle, çatı malum yüksek olur, depo demirden malum ağır olur, bu ikisi yan yana geldiğinde malum gücünüz yetmez olur... Kaç kişi vardı da çıkarabildik onu oraya şimdi hatırlamıyorum ama atılan eller ve ulan şimdi ezilip öleceğiz demelerimden deponun görünmediği gözümün önündedir hep…

Depo geldi ama malum sohbet de başladı; içi dışı pas içinde, depo dediğin de bu muydu? Kırk oldu mu, sen ondan bahset? Hakikaten de annem yine haklıydı. Yemyeşil yağlı boyalı, içi dışı pas içerisinde bir demir yığınıydı. Ama babamı bu yıldıramazdı. Neler çektik Ankara’da şu soğuktan anlatmakla bitiremem. Çatının arkası açık olduğu için soğuk iki katı daha fazla etkiler, depodaki su donar, elimizde pürmüz altında ateş yakarız, içindeki su kaynar yine de borulardaki buz açılmaz. Rezilliktir hâsılı... Yaz beklenilen zamanda geldi tabiki. Babamın aklına da depoyu temizlemek, şimdi emin değilim ama annemin yönlendirmesi söz konusu olabilir yine. Bizler bir nedenle evde olmadığımız için annemle birlikte çatıya çıkıp depoyu temizlemeye başlamışlar. Babam deponun içerisine girmiş, elinde pürmüz bir güzel temizlemiş. Sonra da ne akla hizmet ise küçük tüpü yakarak deponun içine koymuş ve dışarı çıkarak kapağı kapatmış. Annemin Eser, tüp söner kapağı aç istersen demesini de, muhtemelen köyden gelirken yanında bulunan kendisine özgü naif cümle yapıları ile reddetmiş. Bir süre sonra tekrar çatıya çıkmışlar, deponun kapağını açınca tüpün söndüğünü gören babam annemden kibrit istemiş doğal olarak. Annem hemen, Eser tüp sönmüş gaz çıkmış kibrit yakma istersen şeklinde sonucu belli uyarılarından birini daha yapmış. Kendine güven duygusunun da dürtüsü ile babam isteğini yinelemiş ve elinde kibrit deponun içerisine girmiş. Burada, çatıya ikinci çıkışları öncesi, bakkala yolladıkları Ersin’den bir kayda ihtiyacımız var, gittiği bakkalın eve uzaklığının yaklaşık 500 metre olması hususu da dikkatinize sunulur: “Tam bakkaldan çıktım abi, güüüüümmm! diye bir patlama arkasından da bir kadına ait uUuuUUUuuuuuuUUuuu! feryadı..”

Babam, elinde kibrit, konuşmasan bu tüp sönmezdi diye söylene söylene gir deponun içine, sonra çak kibriti, içeride sıkışan gaz büyük bir gürültü ile patlasın; annem düşme tehlikesi geçirsin, babam üzerinden duman çıka çıka depodan dışarı atsın kendini, saçı, bıyığı, kaşı, kolları hep yansın, aylarca kulakları uğuldasın, sonra annemin burnunu yakalamaya çalışsın !...

Hâlâ annem ve Ersinle bir araya gelince anlattırır gülerim. Âlem adamdı canım babam. Sayesinde, asla kırkıncı’yı beklememeyi herkesten önce en güzel biz öğrendik...




0 Yorum - Yorum Yaz

Be Çocuk    22.03.2011

tut ki çekip

çocukluğunun asi rüzgârından

kanatlandın,

alnında rüzgârlar damıtan

bir deli çocuksun sen

bir hırkada büründün

baharı da

ab-ı hayatı yudumladın

zemheride kuşandığın yiğitliğin mi

şimdi

kan ter içinde uyanmalısın

ben iyiyim arkadaş demelisin

derviş yalnızlığı içinde

ben iyiyim

bahtiyarım

...




0 Yorum - Yorum Yaz

Sakar İmam    22.03.2011

Bir yandan kısık sesi ile selâ okurken, bir yandan da duvardaki çizgileri sayıyordu. Köye geleli ne kadar olduğunu tam olarak çıkaramadı, hafiften okuduğunu karıştırmış olduğunu anladı ama umursamadı. Okumasını tamamlaması, cenaze namazının yaklaştığını haber veriyordu. Yine de, minareden hemen çıkmadı. Önce dönerek yükselen basamakları seyre daldı. Minarenin dış duvarının olmadığını, yalnız basamakların kaldığını hayâlledi. Ne kadar güzel görünüyor diye düşündü ve dönüşün büyüsüne kapıldı. Olduğu yerde kollarını iki yana açarak dönmeye başladı. Tam ritmi yakalamıştı ki, minarenin açık olan pencerelerinden birisinden giren güvercin onu kendisine getirdi. Nerede olduğunu anladığında, tekrar duvardaki çizgilere baktı. İki grup çizgi vardı. Biri cuma, diğerleri ise, kılınmış cenaze namazlarını gösteriyordu. İkincisine az önce okuduğu selâ için çizgi çekti. Bir anlık duraksamadan sonra bir çizgi daha ekledi...

Dar merdivenlerden, döne döne çıkmaya başladı. Duvarlara sürtünmekten üzerindeki cüppe toz içinde kalmıştı. Her ulaştığı pencerede bir an duraklayıp dışarı bakıyor, görüntünün değişmişliğinden heyecanlanıyordu. Şerefeye çok az kalmıştı ki, minarenin sallandığını hissederek durdu. Açık kapıdan içeri incecik bir ışık sızıyordu. Bir çizgi halindeki ışık demetinde dans eden toz parçacıklarını uzun bir süre izledi, olanca karışıklığa rağmen birbirlerine değmemelerine hayran oldu. Bugüne kadar minarenin yalnız kendisine ev sahipliği yaptığını düşünürken kuşları, yumurtalarını, toz parçacıklarını da misafir ettiğini gördü. Bu imamda, içinde bulunduğu minareye karşı tarifsiz bir saygı uyandırdı...

Her tarafını kaplamış tozlarla birden şerefeye çıktığında, sert rüzgar nedeniyle üzerindeki tozlar uçuşuverdi. Eğer aşağıdan kendisini görebilseydi, yukarıda bir çalı yığınının yandığını sanabilirdi. Tüm arazi ayaklarının altındaydı. Yeşilin neredeyse bin tonu ufka doğru uzanırken, daha önce yukarı çıkmamış olmasına hayıflandı ve yavaş yavaş tur atmaya başladı. Yerdeyken karışık olmasına rağmen yükselince, köy ne kadar da düzenliydi. Kalabalık, cenaze için yavaş yavaş toplanırken, üç mahalle fırınından ikisinin bacaları duman kusuyordu. Rüzgarla kendisine gelen taze ekmek kokusunu, ciğerlerine çekti. Ciğerleri dolmuş, hava neredeyse topuklarına kadar inmişti. Turu yeni bitmişti ki, aklında duvara çizdiği son çizgi birden tekrar selâ okumaya başladı. Dört yöne dönerek okumaya devam etti. Sırayla batıyı, kuzeyi, doğuyu ve son olarak güneyi selamladı. İşi bittiğinde, hiç beklemeksizin şerefenin korkuluğundan sarktı ve atladı...

Ağızları hayretle açılmış birkaç ihtiyar dışındaki köy halkı, olanları ancak sonradan anlatılanlardan öğrenebildi. Minareden atlayan imamın cübbesi paraşüt gibi açılmış, önce yüksek bir ağacın üzerine oradan da sulama kanalının içine düşmüştü. Üzerinden sular akarken yırtılmış elbiseleri ile kanaldan çıkmış, atladığı yere büyük bir hayal kırıklığı ile şöyle bir bakıp, etrafındakilere selam vermiş ve sonra hızlı, yırtık, bir o kadar da ıslak adımlarla, yaralı bir yarasa gibi evine doğru gitmişti...




0 Yorum - Yorum Yaz

Değerlerim    22.03.2011

 Tertemiz yaşa. Tek bildiğin fildişi renkli mengene gibi parmaklarla hayata sarılmak olsun. Cam gibi gözlerinle izle evreni, kalbin o kadar temiz olsun ki kaldırdığın çuvalın ağırlığını bile gramına kadar söyle, altı çocuk büyüt ki birisi de benim annem olsun, zamanı gelince verme babama öyle hemen, iyi adamdır kefilim ama annem de allah var çok güzel, bir güzel inat et 6000 lira başlık iste, gerekli hallerde elinde tüfek gece kağnıda yat görüştürme, eşekle izinsiz gezdim diye kovala beni, oturduğun her sofrada mutlaka ölürsem mezarıma tuz getirin de, domateslere tuz bulaşsın diye sahanı havada salla, yapraktan bardaklar yap ki aslında susamamış torunun ellerini izlesin, bağda ağaç altında uyumasın diye dayımı uyandırmamı söyle, hemen vazgeç olaya deneysel yaklaş, al şu taşı ağzına at bakalım diye beni örgütle, ama çıldırdığında da hemen kurtar, koyun postunun üzerinde öyle bir namaz kıl ki, oda değil tüm ova aydınlansın, sonra git arazide sıradan bir maden cevheri bul, yokluktan bulduğunu altın san, mutluluktan göster herkese, kandırıp elinden çalsın şerefi şaibeliler, derdini anlatamadığın için yitir gerçeğini, şizofreni pençesinde 15 yıl bilmediğimiz âlemlerde gez, ölmeden evvel yarım asırlık karının ardından "annem nerede?" diye ağla...

Bu nasıl aşktır, nasıl insanlıktır seninkisi ey Erükçünün Kızı Hanife'm. Ne de güzel baktın bebeğin gibi bizim Yusufun Ali'ye. Kurban olmaz mıyım, ağlamaz mıyım şimdi ben senin seksenindeki şu güzelliğine?




0 Yorum - Yorum Yaz

Kör Nuri    22.03.2011

Köy yeri ise yaşamın geçtiği yer korkacaksın. Öyle topraktan, güneşten yada börtü böcekten değil, her biri cıvıl cıvıl gözleri ile evreni seyr eyleyen hemşerilerinden tabiki! İlmi yoksa irfanı var nev'inden bir familyadır bu. İşin altında ezilmiş bünyede, diğer yetilerinin yanında ilk günkü gibi parlak bir zekâ pınarı saklamayı da başarmışlardır. Korkarım ben bunlardan. Hele de dikkat çeken küçük bir ayrıntınız var ise kelimenin tam anlamı ile yandınız... Hepsi de Dede[m] Korkut kesilir maşaallah! Cemaat içinde bir kere de anıldı mı lâkâp, asıl adınızı artık ölüm raporuna kadar hatırlayan da çıkmaz. Gayet naif, orta boylu çakı gibi bir belediye zabıtası olan Nuri amca da bu durumdan nasibini alanlardandı. Şimdi anacaklarım tabiki göz ile ilgili ama bu göz, yüzdeki değil yüreğindeki... Vakit akşam, güneş devrini tamamlamak üzere. Kapının önünde çardak, çardağın altında masa, masanın üzerinde semaver, semaverin yanıda kaset çalar ve iki konuşkan;

-Amca ne güzel kaval çalmış bu namussuz, kim acaba ben de alıp dinlesem?

-O kaseti ben doldurdum erdal, kaval çalan benim...

-Üstâdım..!

Büyüklere ait sandıklar vardır. Açmak yasak olmasa da hani ellenmez. Bazı insanları bu sandıklara benzetirim hep. Durur durur bir açarsınız, karşınıza öyle bir şey çıkar ki saygıdan ağzınız açık kalır. Bir gece sabaha karşı derinden gelen bir sesle uyandım. Dışarı çıktım, önce anlayamadım ama sonra sesin köyün üstünden, ormanın içinden geldiğini duydum. Hemen elime tüfeğimi alarak, sesin geldiği yere koştum. Koyunlar yere serilmiş, çoban da kavalı üflüyordu. Oturdum, bitirene kadar bekleyip yanına vardım. Bana kaval çalmayı öğret dedim. Önce yok mok dedi, ben de hemen tüfeği doğrulttum. O günden sonra uzun süre sabahları o vakitte yanına gittim ve böylece öğrendim. Müzikten anladığımı iddia etmem hiç bir zaman. Zaten böyle bir iddiayı da anında yalanlayacak kulaklarım var çok şükür. Ama bir kavaldan çıkan ezgiler hemen sarıverir zihnimi. O zaman büyük kanatları olan bir kuş olur, ovanın üzerinde ağır ağır dolaşırım. Nehir havza yapmış; evlerin bacalarından dumanlar çıkar; zehir yeşili tarlalarda çalışanlar var; hafif yağmur çiselemiş, havada toprak kokusu asılı... Hangi notalardır o karmaşayı, iniş-çıkışları yaratan ya da hangi seslerdir kendimi güçlü hissettiren bilemem. Ama bir şey gerçek; o kadar renk var ki etrafımızda, bunları görebilmekten ve o renklerdeki sesleri duyabilmekten acizlik ne kadar kötü.

Kalk sıcak yatağından, neye yada nereye gittiğini bilmeden koş. Sonra, geceyi yaran sırrı keşfet, öğren... Ah,  sen ne kocaman bir sandıktın öyle Nuri Amca...

 




0 Yorum - Yorum Yaz

Özgürlük    22.03.2011

Çocukluğumun ilk yıllarında annem ve babamı pek hatırlayamamak gibi bir sorunum vardır. Neredeydiler acaba? Annem varsa gözümün önünde babam yoktur, babam varsa bu sefer de annem yoktur ama her ne hikmet ise anneannem muhakkak vardır... Tüm bunlardan çıkarabildiğim ise bir nedenle köye gönderilmem ve uzun süre kalmam gerektiğidir. Şimdi sorsam eminim annem yok diyecektir ama yaşanmış bir var vardır elimde...


Tütün yapardı bizimkiler, zehir yeşili olur tarlalar zor iştir de. Tek tek kırılır tütün yaprakları, üst üste öyle bir yerleştirilirler ki, sanırsınız dalında olmak için değil de öyle üst üste konmak için yaratılmıştır yapraklar. Sabaha doğru gidilir tütün kırmaya ki, yapraklar güneşe ışığı almadan diri iken kırılabilsinler. Ay ışığı her yeri aydınlatırken türkü söylenirdi gecenin bir vaktinde ovada.. Bebek gibi bakmak gerekir bu illetin bitkisine, bazen çıldırır insan boyuna ulaşır bazen de sevmez zamanı küçücük kalır. Zordur ama özgürlüktür de..


Köylünün tek işi de bu değildir tabiî ki, zamanı geldiğinde ekini de tarladan kaldırmak gerekir, bunun için de vakit gecedir. Şimdi her yerde biçerdöver olsa da, o zamanlar bir traktörün motoruna bağlanan patozla yapılırdı bu işler. Patoz döner, ekin balyaları patozun aç ağzından içeri bir yaba yardımı ile atılırdı. Patoz, işini bitirdiği ekin balyasından arta kalanları kocaman ağzından savurur, bunlar birikir saman olur, küçük bir cepten boşalan buğdaylar da sürekli değiştirilen çuvallara doldurulurdu. Zordu ama özgürlüktü de..


Yamaçtaki tarlada ben eşeğin sırtında uzanmış ot yemesini izlerken, dedem elinde orak ekin biçerdi. Bu iş ne kadar sürdü doğrusunu da allah bilirdi. Patoz yukarı çıkamayacağı için biçilen ekinlerin aşağıya düze indirilmesi gerekirdi. Dedemin çok sevdiği iki öküzün koşulu olduğu kağnı bu işi üstlenmişti. Yukarıda tepeleme doldurulan kağnı, yavaş ve dikkatli bir şekilde bazen de allaha sığınılarak kontrolden çıkmış halde aşağıya indirilirdi. İniş sırasında dedem ve dayılarım hep ön tarafta olduklarından ben kağnının arkasında yere yatıp tutunur, neredeyse tüm yolda göbeğimin üzerinde kayarak aşağıya inerdim. Yakalanma tehlikesinin başladığı anlarda da elimi bırakır hemen ayağa kalkardım. Benim inişim tam da erik ağaçlarının bulunduğu yerde son bulurdu ki, artık benim için erik ağacına çıkarak erik yenen ikinci perde başlamış olurdu. Boş kağnı ağaçların yanına geldiğinde hemen üzerine biner ve tekrar kayabilmek için hep birlikte yukarı doğru çıkışa geçerdim. Zordu ama özgürlüktü de..


Ekinlerin tümü indirildiğinde asıl karnaval başlamış olurdu. Traktör çalışır, uzun deri kayış patoza bağlanır ve tüm ova bu gürültülü müzik eşliğinde samanın dansını seyrederdi. Ekinlerin atılması, ay ışığında saman parçalarının havaya savrulması seyre değer görüntülerdi benim için. Buğday taneleri ile dolu çuvalların üzerine uzanıp, milyarlarca yıldızı izlemek, bir yandan da elimde delikli köy ekmeğini kemirmek en tatlı anlarımdandır hâlâ... Patoz son nağmelerini de tamamlamak üzereyken bir yandan da güneş yavaş yavaş yükselir. Artık samanların ve çuvalların eve gitme zamanı gelmiş demektir. Tüm çuvallar kağnıya yüklenir, toplanmış elmalar bir çuvalın üzerine yerleştirildikten sonra eve dönülür. Kağnı tekerleklerinden çıkan sesler ovada kilometrelerce uzaktan duyulur. O ağır ve keskin ses gecenin ne kadar yorucu geçtiğini, tozdan bembeyaz olunduğunu kendi dilinde haykırır dünyaya. Zordu ama özgürlüktü de..


Anneannem hep erken kalkardı zaten, kağnı ile eve yaklaştığımızda kapının önüne çıkmıştı. O kadar sert bakıyordu ki, bakışlarından korktuğumu dün gibi hatırlıyorum. Kağnı evin önüne geldi durdu, durdum, Bilâl dayım sırtındaki heybeyi anneannemin önüne gelince yere bıraktı ve şırrakk! Gece yorucu geçti ise ve yorgunluktan gözünüzün önünü bile göremiyorsanız annenizin suratınıza okkalı bir tokat yerleştirmesi hiçte hayra alamet değildir tabiki. Dayım şaşkın, anne niye vurdun diyebildi sadece. Bir yandan bana sarılan anneannem beni eve doğru çekerken, Ben size bu çocuğu orada bırakmayın, gece eve getirin demedim mi! Yorganı yıldız gördü sizin yüzünüzden! diye bağırmaya devam ediyordu. Zordu ama özgürlüktü de..




0 Yorum - Yorum Yaz

Mart    02.04.2011

Eskilerden bir Mart hatırlayamamak ne kadar kötü geldi şimdi. Oysa yıllardır da günlük tutarım. Kayıt olmadığına göre ya da en azından şu anda el altında olmadığına göre, eldeki kırıntılardan bir Mart ayı profili çizmeye çalışmaktan başka da çare yok. Hadi daha batıya gidemedin be adam derdim babama, peki neden şehrin en yüksek ve soğuk kesiminde yaptın ki  evi? 3 oda bir salon ve yıllarca çatısız kalan bir evi ısıtmak ciddi bir meseleydi çünkü. Neredeyse 4 ton kömür yakılır ama sadece küçücük bir oda hem de zorlukla ısıtılırdı. Yat, kalk, yaşa ve ısınmaya çalış çemberinde gezinmekten ibaretti her şey. Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırırla açılış yapılırdı. Ya da eski hesaplardan bahsedilirdi ohhho daha ayın 14ü yeni oldu, eski hesaba göre Mart ayına yeni girdik derlerdi. Neydi bu eski hesap ya da neden ayın ortası gelmesine rağmen daha yeni başlıyordu, tam olarak anlayamasam da bir şeyi çok iyi bilirdim o da, namussuz çok soğuk olurdu. Mart kapıdan baktırırdan sonra en çok duyduğum ve repertuarın en keyifli parçası “kar yağıyor yağıyor aba mı giyeceğim, koca karıyı alıpta hala mı diyeceğim”di ve muhtemelen bu babamla annem arasında bir kod’du. Mavi pijaması içerisinde, kendine özgü güzel gülümsemesi ile pehlivan peşrevi çekerek yürüyen babam bir yandan bu dizeleri söyler, bir yandan da annemi sıkıştırırdı. Önceleri babamı üff aman ya da yeter heriii’leri ile uzaklaştırmaya çalışan annem, asıl fırtınayı fatih burnu yandan avuçlanınca koparır, ermeni gişisi diye babamı püskürtürdü. Mart’a ilişki bir diğer enstantane de, soğuk olduğu için salonda tıraş olan babamın “akşam oldu, hüzünlendim ben yine”yi söylemesidir. Sakala değen çeliğin çıkardığı cıırt, cııırt sesleri ve tıraş bıçağını metal kaba tık tık tık vuruşları arasında güzel bir ses ve sağlam bir kulağın yarattığı eseri dinlerdik. Cezmi’nin mırmırları ile babamın cıırrt ve tık tık’ları arasında huzur’a dair bir şeyler saklıydı. Tüm bunların arasında, soba, sobanın üzerindeki güğüm ve güğümün içinde sürekli kaynayan suyun yarattığı melodiden bahse hiç gerek yok sanırım. Eski Martlardan aklımda kalan bir diğer şey de, kedilerin doğal saatinin ne kadar dakik olduğudur. Bunda geceyi yırtan mauklamalarının hatırı sayılır bir etkisi olduğu gibi, Cezmi’nin payı da inkâr edilemezdi. Bir gider, üç gün görünmez bir gelir, bir kova su içerek tekrar giderdi. Süreç sonunda bir deri bir kemik kalmış olarak eve döner, neredeyse bir hafta uyur ve verdiği 3-5 kiloyu tekrar toparlamaya çalışırdı. Tabi bu eforun sonucu, bir süre sonra, bir sürü küçük Cezmi sokaklarda dolaşmaya başlardı. Şimdi, kardeşlerimle buna sevindiğimizi, sevinmekle beraber bir süre sonra hangisi bizim Cezmi telaşına düştüğümü de hatırladım.

Eskiden

Mart kapıdan baktırır

kazma kürek de yaktırırdı...




K/ömür    02.04.2011

Neredeydi biz çocukken bu doğal gaz denen illet... Sabahın 3ünde kaldırırlardı uykumdan, babam servis şoförü olduğu için kömür tevziye giderek sıraya girerdim. Gün aydınlanmamış olurdu, küçük ve salaş bir kahvede gelenler sıraya girer, sonra para dekontları bir büroya verilir, iki komşu ya da yakın adres bulunursa ikiye bölünmüş kamyon kasasına kömürler konurdu. Kamyon şoförü gelir isim okur, eline bir kaç lira sıkıştırılırdı ki kömür tozsuz yerinden yüklensin. Kömür taşıya taşıya kömürden de karalaşan şoför tamam abeee, olur abbeeee diye plakayı söyler giderdi. Ondan sonra kapıda beklersin ki, yüklenen kamyon gelsin. Kamyon kömür alanından çıkınca binilir, artık kimin evi yakınsa ona doğru ilerlenirdi. Bazen gerçekten de tozsuz gelir bazen de tüm kışın kötü geçmesine neden olacak kadar toz dolu olurdu... Tozun durumuna göre ya hemen taşınır kömürlüğe yerleştirilir ya da elenirdi. Elekten kalanlar torbalanır ve bu sefer de, inek besleyen komşuların peşine düşülürdü ki, biraz inek yakıtı alınsın da kömür tozu ile karıştırılarak bir tür tezek yapılabilsindi. Şimdi bu klavyedeki harflere dokunan eller, vakti zamanında kömür tozu ve inek yakıtı harmanında çoook debelenmiştir...

 

elim

ve

vicdanım

temizdir,

aklım hür

fikrim de

hürdür

aklınıza bir şey gelmeye

...




0 Yorum - Yorum Yaz

Soba ve Deha    20.04.2011

Memedim yazmış, anılar çullandı.. 40 yıl üşüdüyseniz soğuk ve soba’ya dair bir ton hadise birikiverir. Zordu bizim evde bu iş. Salon büyük olduğu için kış geldiğinde küçük bir odaya göç ederdik. Göç ederdik de, baca salonda kalırdı, e ne olacak peki, Abbas Hoca’ya koşulacak muhtelif tip ve ebatlarda dirsekler ve borular alınacak tabiki. Tam bir dehâ idi rahmetli babam. Bahattin dayı evlenecek ya bize gelmiş; bak yavrum Bahattin, akşam eve gittin hanım sana sol yanım ağrıyor diyecek sen hemen sağ yanım ağrıyor diyeceksin. O başım diyecek sen kıçım diyeceksin koçum... Tam bir dehâ idi canım. Borular gelir, soba kömürlükten çıkarılır tam işe başlanacağı sırada annemin güzelim fatih burnunu şööyle yandan bir avucunun içine alır olayı hemen anında bitirirdi. Akâbinde üşenmeden giyinir doğru kahveye, ooh mis.. Yüz kere söylersin; anne bak babam bunu bilerek yapıyor ne diye kovuyorsun ya, nasıl yapılacak bu şimdi? Artık bir damla boyumuzla kuralım sobayı, uğraş ha uğraş... O zamanlar tam dirseğin yanına çamaşır asmak için teller eklenirdi, sobanın üzerine de bir güğüm su. Kaynayan su fokurdadıkça sebil dinler gibi sakinleşirdiniz. Bazen de lodos yüzünden ateşlemek mümkün olmazdı. Ne çıralar yaktık o dönemde hem ne ateşleme ilaçları... Ama dedim ya babam bir dehâ idi. Çok uğraşmışlar bir gün soba bir türlü yanmamış. Ersin’den kolonya şişesini istemiş mavi pijaması ve beyaz atleti içindeki babam. Ramazan’a da tut şu çamaşırları yana doğru demiş. Kolonyayı dökmüş de dökmüş sobaya.. Ersin’in, baba soba sıcak çok dökme istersen demesini de, seri bir sen sus eşş...’le bertaraf eylemiş. Sonrası Ersin’in ağzından; ağabey babam kibriti çaktı sobanın içine attı, yanmadı namussuz. Ama içi nasıl duman biliyor musun bir daha yaktı attı veee güm! Borular bir tarafa, kurumdan simsiyah olan çamaşırlar bir tarafa. Ramazanla ben boruları tutmaya çalıştık ama olmadı, kibrit kutusu hâlâ babamın elindeydi ama atleti artık görünmüyordu...

Soba yok anı da yok artık.. Memed’e dediğim gibi; kalorifer petekleri gibi ruhumuz, bu sebepten de gerginiz..




Çığlık    20.01.2011

bir çift

hâreli

kara

göz idi,

perde aralığına ilişmiş

mor gabriel'de...


hem
beyaz ten üzre
hem
siyahlar içre..




Hoş Sada    06.05.2012

öl

dü/n

n

.

.

.




0 Yorum - Yorum Yaz

Düş 9    08.05.2012

düş'üme düş'tün...




0 Yorum - Yorum Yaz

Yer Demir, Gök Bakır    16.04.2011

Eskiden bizim çocuk olduğumuz vakitlerde, Almanya, tahta bavulla gidilen ve arada bir de cenaze gelen bir yerdi. Niye giderlerdi ki, ya da insan neden ölürdü, bilmem, dedim ya çook eskidendi. Bir köyün değişimini izlemek, şimdiki abuk sabuk kentlerde yaşanan biçimsel bozuklukları görmek anlamını taşımaz. Büyümek ve gelişmek demektir o, hoş içerisinde yaşayanlar bu hıza yetişemez ise de hiç bir yer bundan 30 yıl öncesinde de değildir. Bizim köye ilişkin ilk izlenimim, çok lezzetli bir yer olduğudur. Aynı zamanda, yamaçları orman dar bir ovanın kıyısında dağa yaslanmış olarak, süs gibi duran ve her yeri meyve bahçeleri ile dolu bir cennet köşesidir. O zamanlar, asfaltın girmediği sokaklar iri ırmak taşları ile döşeliydi. İnsan ve hayvan adımları nedeniyle, zaman içerisinde  her biri cilalı taşlara dönüşmüşlerdi. Ah dokunmak nelere kadirdi...

Sonra, köyü bir iskelet gibi dolaşan su harkları vardı. Hiç su kavgası yapıldığını hatırlamam mesela, keşik derler ki, sıra anlamındadır ve hiç bir karışıklığa yol açmayacak kadar kusursuzdur. Köylü olmak demek zaten zamanlama ustası olmak anlamını taşır. Mahalle fırınları vardı sonra, şimdi elektrikli fırınlar ve francalalar öncesi, ortası delikli ekmek pişirirdi büyük kadınlar. Ova ekmek kokusuna teslim olurdu sonra. Hâlâ daha lezzetli bir ekmek yiyememiş olmak, hiçte üzmez beni. Tarlada biten bir otun, mayalanma sonrası nasıl böyle bir lezzete dönüştüğü, büyük usta’nın hikmetlerindendir. Sonra bulgur kaynatılır ve çullar üzerinde yerlere serilirdi, gezerken böyle bir şey görürsem hemen avuç avuç alır yerdim, göz hakkına inanılırdı o zamanlar, bu hususta eğer bir ölçek hatası yapmış isem o da çocukluğumdan olmalıdır. Sonra evlerin toprak damları, toprak damları üzerinde de muhtemelen Roma döneminden kalma bir sütundan bozma loğ taşları olurdu. Yağmur yağar, ocaktan kül alınır, toprak dam üzerine serilir ve loğ taşı gezdirilerek damdaki toprak sıkıştırılırdı. Böyle bir yağmurda, küçük ellerimde loğ taşı dam sıkıştırmalarımı hatırlarım. Artık toprak mı sıkıştı yoksa benim için muhteşem bir oyun mu oldu onu da “o” bilir. Bu işlem yapılmadığında neler olduğunu yıllar sonra, kullanılmayan toprak damlı bir evi gördüğümde anlamıştım. Tavandan aşağıya binlerce bitki dalı ve kökü salınıyordu. Bir zamanlar bakıldığında abad olan, zaman içerisinde berbat’a dönüşüyordu.

Toprak damda oyun oynamak çok keyifliydi. Bir zamanlar bizim oyun alanımız da sokaklarımız da, toprak damlarımızdı. Tabi büyüklerle aramızda bu konuda bir anlaşmaya varılamamış olması da, sadece talihin kötü oyunlarındandı. Bir kere, ama sadece bir kere tüm köyün damlara çıktığını hatırlıyorum. Tahta bir bavulla yaşamını götür, tahta bir tabutla bedenini getirsinler. Dayılardan birisi Almanya’da kaza geçirmiş, cenaze baba evine gelir. Dar sokaklar, herkes bir şeyin ucundan tutmak ister, bir şey olmazsa da acının ucundan tutulsun ister. Annem ve tüm kadınlarla birlikte damdayım ama durum benim açımdan pek açık değil. Birisi ölmüş, ben çocuğum, ben çocuğum ve hayatın belki de başındayım, bir can evren değiştirmiş. Zor şeylerdi bunları anlamak. Zaten ben daha çok sokağa bakıyorum, hava kararmış herkesin elinde ya gaz ya da ispirto lambası, karanlık, ışık, gölgeler uzamış, sokakta ya da karşı evin duvarında hareket halindeler. Sonradan o ışık oyunlarını sever olsam da, hâlâ o günü ve annemin bacaklarına sarılıp kafamı eteğine gömüşümü dün gibi hatırlarım.  

Yer Demir, Gök Bakır’da mevsim farklı olsa da, damda o insanları gördüğümde salondan tek çıkan sanırım bendim...




0 Yorum - Yorum Yaz

Tü-h-tün    17.04.2011

Burun kıvrılacak olma tehlikesine rağmen yine de yazmam gerekiyor. Belki Ankara’da doğmuş olmaktan sebep bozkırı sevsem de, ormanla kaplı bir yamacın dibine kurulmuş bir dağ köyündendir ailem. Daha evvel de anlattığım gibi, köyümüz muhtemelen eski bir Roma köyü üzerine kurulmuştur. Kuruluş zamanını hatırlayan kalmamış olmakla birlikte; bir zamanlar birlikte yaşayan bir topluluğun, iki büyük ailenin önderliğinde ayrılması ile ortaya çıkan iki ayrı köyden birisi ve belki de büyük olanıdır. Şimdi gözünüzü kapatın ve düş’leyin; çoluklu çocuklu belki üzgün iki topluluk bir meydanda toplanır ve birden birbirlerine sırtlarını dönerek iki ayrı yöne doğru ilerlemeye başlar. Belki birden bir rüzgâr peydah olur biraz toz kaldırır, bir kadın elinden tuttuğu çocuğunu çekiştirir, belki birisi gözyaşlarını da saklayarak şöyle bir döner ve geriye bakar ya da diğeri gibi başı önünde ama tırnakları avuçlarına gömülü halde yürür. Diğerleri de kendilerini görmemektedir ancak aslında aynada uzaklaşmaktadırlar. Aynı anda ve aynada, uzaklaştığın kimdir derim kendime ve belki de bu nedenle kendindir olur yanıt hep. Aslında durum yukarıdaki kadar da üzücü değildir çünkü sulak bir ovada iki ayrı yönde ilerlerler ve belli bir mesafe alındıktan sonra da yerleşirler. İşte o yer bende zehir yeşili bir ova olarak kayıtlıdır ve bizim köy de dünyanın ucunda, içerisinde binlerce güvercinin yaşadığı kule’nin bulunduğu yerdir. Gelelim bu zehir yeşili konusuna. Ottur bu ve görünümü, güneşin kendisine nasıl davrandığı ile ilgilidir. Yan yana duran iki tanesi bile, rüzgarın dansına uyarak havada salınır ve tonları da birbirlerinden farklı olur..

Bu nedenle de baharda, her biri birbirinden farklı tonlarda yeşile bürünmüş bir halı gibidir ova. Zehire gelince, bu tamlama da o kadar yerindedir ki, hem söylerim hem söylediğimde de kendi kendime onaylarım. Belki ayrılmadan da ve belki de ayrıldıktan hemen sonra da tütün yapmışlardır. Binlerce yılın kokusu sinmiş gibidir ovaya. Yaprak yaprak kırılan tütün, düzenli bir şekilde küfelere konur. Kırılırken tütünün zifiri tabaka halinde ele yapışır, yanlışlıkla ağza götürülürse insan kendisine bile zehir gibi acı gelir. Sonra kırılan binlerce yaprak sabırla ince bir iğne yardımı ile ipe dizilir. İşlem o kadar hızlıdır ve koca bir tarla ipe geçirilmeyi beklediği için o kadar hızlı olmalıdır ki, eller yüzlerce kesik içerisindedir. Bir tabloyu izler gibi izlerim o elleri hep, yaprağı iğneye geçirirken de elime alıp öperken de birer anıttır hepsi gönlümde. Belki o yüzdendir tütünü sevmelerim ve belki de, insanlarıma bakarken üzerlerinden çıkan dumanları görmemdendir ah zalım tü-h-tün demelerim...




0 Yorum - Yorum Yaz

Yanık Yanım    17.04.2011

"Herkesin bir derdi var, durur içerisinde..." Doğumlar, peşinden ölümler ve uzun süre çocuk olmaması sonrası doğduysanız eğer, herkesin sevgilisi olmak gibi bir lüksünüz oluyor. Burada kastedilen lüks, tabiki "Şişli de bir apartıman, nikel kübik mobilyalar" nev'inden değil, tamamen bir sevgi denizi lüksüdür. Daha evvel dedemle ilgili bir yazıda, bizimkilerin evlilik maceralarına şöyle bir değinmiştim. Şimdi o eski evde hem de çocukları ile birlikteler. Eski evlerde, ocaklar taş olur. Aslında sonradan bunun adı malum şömine olmuştur. Bu taş ocak içerisinde bir sacayak, sacayağın üzerinde de bazen bir tencere bazen de kocaman bir demlik su kaynatılır. Bazen önüne oturulup, odun közleri ile oynamak gerçekten de insanları dinlendirir. Benim de yetiştiğim zamanlarda, yanan odunların yanına sigara paketleri konur, güzelce kurutulur, bazen bir köz ya da süpürgeden koparılan otla sigara yakılırdı. Annem, altı aylık ben'i anneanneme bırakarak yunnak'a bezlerimi yıkamaya gider.  Anneannem de yatakları toplayacak ya beni yere bırakır. Elma ağacının kökleri çok güzel yanar, hem çok dayanıklıdır hem de ciddi bir ısı yarattığı için hep bunlardan yakılırdı. Belki kap kacak olduğu için, belki yanan odunların melodisi ya da ışık oyunları, belki de dumanın dans ederek bacaya doğru yükselmesi... Nedenini şimdi kimse bilmese de, ocağa doğru gitmişim. Hazır gitmişken de, demlikle oynamak arzumu engelleyemeyerek demliği kendime doğru çekmişim. Köy evlerindeki demlikleri bilir misiniz bilmem, hane kalabalık olduğu için demlik öksüz doyuran cinsinden, kocaman olur. Sonrası malum, feryat ve figan. Köy yeri doktor nerede ya da doktora gidecek araç nerede. Tüm mahalle evde toplanır, annem koşar gelir, anneannem şokta. Kalabalıktan birisi eşek kanı iyi gelir der. Dayılardan birisi bunu duyar ve elinde bıçak ahıra koşar; önce kulağa bir çentik, yok olmadı, daha derin bir çentik yok yine olmadı, bir yandan da ağla, kulağı kes yine kan yok, bizim oraların naif cümlelerinden sarf ederek eşeği dışarı çıkar, boğazını kesmek için yere yatırmaya zorlarken millet bıçağı elinden alsın, en azından eşek kurtulsun ama ne inatçı eşekmiş helâl olsun. Bir jipin içine koysunlar bebeği hemen ve doğru 60 km. mesafedeki ilçeye götürsünler. O zamanlar yanık bilgimiz ve tekniğimiz nerede olabilirdi ki, yine de çok çektirse de öldürmemiş. Altı ay gününü gördüm der hep annem, sonra bir yıl herkesin burnundan gelmiş. Tabi o günlerden kalma ciddi izler ve yarattığı diğer travmaların başında suya girememe de var. O yıl benden sonra köyde birçok yanma vakası anlatılır. Bizimkiler hemen mistik bir yaklaşım peşinde olsa da, ocakların zemine sıfır olduğu hep gözden kaçırılır. Ben çağda bir hanım kız bilirim meselâ, gövdesinin ciddi yandığı anlatılır. Bu durumdan vücudumda kalan izler dışında, anlatılanlardan sebep gözümün önünde canlandırdığım görüntüler vardır ki, ben daha çok bunlarla ilgilenirim: ağlayan, gözleri ağlamaktan göremez hale gelen birisinin bir eşeği kesmeye çalışması ve kendini ateşin büyülü dansına kaptırmış, yünler içerisindeki giysileri ile ocağa doğru hızla emekleyen küçücük bir ben...




0 Yorum - Yorum Yaz

Ayak ve Kabı    19.04.2011

Şimdi sözlüğü açıp baksam, bin bir türlü cümle ve örnekle açıklanıyordur ama benim için  kalabalıkta atılan bir tokattır ayakkabı. Anlaşılan yine dar zamanlardı ve yine ayakkabılarımız eskimişti. Ömer Dayınıza gidin demişti babam, söyleyin size ayakkabı alsın. Erolumun elinden tutup Şentepe’den, Aktepe’ye gitmiştik. Biri 8 diğeri de 5 yaşında iki çocuk, yaşlarımız farklı olsa da ayakkabılarımız perişandı. Sobacı Ömer Dayı, annemin ağabeyi ya da kardeşi değildi ancak daha da iyisiydi: doğuştan Dayıydı. Lakabından anlaşılacağı üzere sobacılık yapar, oğulları da ona yardım ederdi. Yaptıkları işin en sevdiğim yanı lehim zamanlarıydı. Beyaz lehim pürmüzden gelen sıcaklıkla erir ve metalin üzerine yayılırdı. O zamanlar tüm dünya lehimle kaplanabilirmiş gibi gelirdi bana. Büyük adamdı o yüzden bizim Ömer Dayı. Erolla beni kapıda görünce gülümsedi. Cümleleri nasıl kurdum, kurulan cümlelerden Ömer Dayı nasıl bir anlam çıkarabildi bilemiyorum ama aynı gülümseme ile gelin bakalım dedi ve bizi yandaki ayakkabıcıya götürdü. Belki şimdi yaz-kış ağır botlar giydiğim için önemli değil ama o zamanlar ayakkabı nasıl seçilir hiç bir fikrim yoktu doğrusu. Benim fikrim olsa bile babam ya da annemin illaki daha parlak fikirlerinin yanında sanırım kıymeti de yoktu. Mevsim yaz olduğu için ikimize de, beyaz renkli birer çift sandalet alınmıştı. Bir tarafında bulunan klipsle bağlanan, sade çocuk ayakkabıları. Aktepe’ye dolmuşla gittiğimiz aşikâr ancak sanırım eve koşarak dönüyorduk. Ne büyük bir güç ve huzur duygusudur o. Yeni bir şey alınmış, yola mı bakarsın artık yürürken ayaklarına mı Allah bilirdi. Pek öyle bayram öncesi yatağın başucunda ayakkabı ile yatmasam da, sandaletlerim beni çok mutlu etmişti. Şimdi bunları yazarken; rahmeti babamın, rahmetli Ömer dayımın ve yine rahmetli Nakşiye anneannemin gülen yüzlerini, çocuk mutluluğumu tekrar yaşadığım da bir gerçek. Ancak, bizi mutlu ve güçlü kılan an gelir, hüzünlü bir anıya da dönüşür, o hüzünlü anı zihne sanki altın çivi ile kazınmışçasına yerleşir. Ayakkabımızın yeni olduğu o günlerde, annem Erol’u da alarak amcamlara gitmiş. Babam da servis yaptığı için araba ile eve gelerek beni alacak ve onların yanına götürecek. Sanırım ben o günlerin mutluluğu yüzünden heyecanla beklerken gelmişlerdi: Babam ve neredeyse bir minibüs dolusu arkadaşı. Beni çağırdığında ayakkabılarımı ayağıma geçirdim ve olanlar da o anda oldu işte. Heyecan ve acele ile olsa gerek, klipsi bir türlü kapatmayı beceremiyordum. Babam geldi ve belki de yine babadan kalma bir yaklaşımla ciddi bir tokat attı. Canımın yangısını hatırlıyorum dersem yalan olur da, nasıl utandığımı ve arabanın en arkasına geçip tüm yol boyunca boynumu bükerek ayakkabılarıma nasıl baktığımı çok iyi hatırlıyorum.

Şimdi sözlüğü açıp baksam, bin bir türlü cümle ve örnekle açıklanıyordur ama benim için  kalabalıkta atılan bir tokattır ayakkabı. O yüzden de yaz-kış hep ağır botlarla gezerim...




0 Yorum - Yorum Yaz

fırın..    20.04.2011

Kürekçi emmi derlerdi ki, sadece bana kızarak evden attığı dışında bir şey hatırlamam. Ama malûm lâkap varsa illâki bir marifet de olmalıdır. Kürekçi Emmi ki, annemin emmisidir aslında, fırın ve yaptığı fırınlara kürek de yapan kendi halinde bir ustadır. Yaşarken bana sinirli davranmış olması şimdi güzel anılmasını engellememektedir de. Maalesef, İşi kimden öğrendiğini ya da kime çıraklık ettiğini soracak kimse de kalmadı ama köyün her yerine anıt gibi diktiği fırınları halâ durmaktadır. Zor zenââttir fırın yapmak. Ekmeği yeriz de, nerede piştiğini pek düşünmeyiz.. Önce tuğlayı dökeceksin ki, o vakitler pavlikası da yok, sonra çamuru hazırlayacaksın ki, samanı da dolgu olarak kullanacaksın, sonra ateşin yakılıp içerisinde hamurun serildiği küçük kubbeyi inşa edeceksin.. Öyle bir el işidir ki ve öyle bir ölçü işidir ki, kubbe göçmemelidir. Tabiki Kürekçi Emmi, Ser Mi'mar Sinan da değildir. Ama aynı el ulaklığından pay almış ve aynı düşlerde uyanmış olmalıdır. Biri 31.60m. çapında kubbeyi ayağa kaldırmış diğeri ise 3 metre. Her ikisinin altında da aynı şey harman olmuş, aslında kubbe büyük olsa da altında yanan hep  ateş olmuş.. Mini kubbe ayağa kaldırılıdığında etrafına da tahtalardan bir duvar çakılırdı. Fırın yanar, odunlar narlaşınca  tekne ile gelen hamurlar dökülürdü içeriye... Büyük kadınlar pişirirdi ekmekleri benim köyümde, pişen uzun bir tahtanın üzerine serilir, gelinler omuzlarında eve taşırdı, sonra örtü üzerine yerleştirilir ve yeneceği zaman servis yapılırdı. Bu fırın işi benim için saklı güzel anılar arasındadır. Anneannem bana hep gilik yapardı. Bizim köyün ekmekleri yakşalık 30 cm. çapındadır ve ortasında da 3-5 cmlik bir deliği olur ama gilik özeldir :) Gilik toruna yapılır çünkü. Aynı hamurdan aynı fırında ama bu sefer 10-12 cm. çapındadır. Bir ekmek maketidir aslında ve torun için bir oyuncak gibidir aynı zamanda... Her mahallede o zamanlar böyle bir fırın olur ve haftanın belirli günlerinde yakılırdı. Kim yakarsa ilk o pişirir keşik denilen bir sıra yapılır, sırası gelen fırını kullanırdı. Bazen ekmek pişirme sırası geceyi bulur, fırında yanan odunların ateşi, bir canavarın dili gibi  tahtaların arasından sokağa uzanırdı. Anneannem ekmeği pişirirken ben tahta küreğin üzerinde fırına girer, alevlerle oynar sonra da bacadan çıkan dumanlarla birlikte önce köyün sonra da ovanın üzerinde salınır dururdum...




0 Yorum - Yorum Yaz

el/ler    20.04.2011

Yine kafamı pencereden çıkarıp temiz hava aldım. Gerçekten de kötü bir alışkanlık bu sigara. Şu vakte kadar küsmediğim, ayrı düşmediğim tek arkadaşım da o oldu galiba. Yo bir dakika, sanırım 15 gün süren bir ara vermemiz söz konusu, e komalarım ve hastane maceraları da var tabiki. Ama hâlâ Zagor ve Çiko gibiyiz. 

Ne zaman dumanla buluşsam, hep Çemişkezek Feribotu'ndaki yaşlı amca gelir aklıma. Ne gündü yarabbi! Fırat bu, bir de zaptetmeye çalışmışsın barajla dinler mi hiç seni. Çocukluğumun masal ülkesidir Çemişkezek, "Çemişkezek'e Kaymakam olursun inşallah!" büyürken duyduğum sevimli beddualardandı. Şimdi Fırat'ı geçip oraya gitmem gerekiyor. Elazığ'dan minübüsle Fırat'ın kenarına, oradan feribotla karşıya...

İçeride oturalım dedi Okan ama ben dışarıda olmak istedim. O üşümekten dem vurdu ben de çay ve martı keyfinden. Hem hesaplarıma göre feribot kesin batacak, can simitleri/filika yerlerini tespit gerekli. Dışarısı tam bir felaket; rüzgâr ve yağmurdan gözün gözü de gördüğü yok. Bir yaşlı amca bir ben. Yaşlı amcanın kurşun geçirmez kalınlıktaki gözlük camları, sigara içmekten ortası sararmış bıyıkları, koluna astığı bastonu ve elinde tütün tabakası... Kendi halimizi mi görür de severiz bazı adamları, yoksa sevilsin diye mi yaratılmışlardır kim bilir? Güvertede kuytuya yaslanmış, elindeki tabakadan tütün çıkarmış sarıyordu. Yere sağlam basarken bile zor bir iştir sigara sarmak ki, beşiğe dönmüş feribotta bir de! Elim az önce içerisinden sigara aldığım paketime gitti, acaba tutsam da uğraşmasa mı? Yok yok o halinden memnun, belki 3bin sigara sarmış evvelden hem küsüratı da garanti. Usta elleri izlemek gibisi yoktur, başka bir şey bu kadar keyif veremez. Resim yapamazsınız belki, belki bir heykel de yontamazsınız ama yaptığınız öyle şeyler vardır ki, o anlarda elleriniz seyirliktir. Kalemle yazı yazmanız gibi ya da ayakkabı bağcıklarını bağlarkenki halleriniz gibi. Yaşlı amca hiç bilmedi ellerini izlediğimi ne de dedem hiç anlamadı 5dakika da bir yaptığı yaprak bardaktan su içmelerimi...

Biz karşıya sağ salim geçtik ama bir kaç yıl sonra o feribot battı. İnşallah o yaşlı amca orada yoktu... Dedem de uzun yıllar kendini bilmediği için zaten aramızda değildi. Güzel sigara sarabilsem de, o bardakların nasıl yapıldığını bir türlü hatırlayamıyorum. Bu nedenle şimdi her "an" kayıt için çok önemli. Ey insan! Ettiklerinle severim ben seni...




0 Yorum - Yorum Yaz

E köye git bari..    20.04.2011

Ana kucağıdır zaten baba toprağı. Gidersin, köye yaklaştığını burnuna gelen tezek kokuları ile anlarsın. Hem yaklaşınca zehir yeşili tarlalarda çalışanlar, çalışanların traktörleri, birbirlerine name yollayan eşekler, muhtemelen çıtır bir kuzu için kapışmış Murat 124 büyüklüğünde koçların boynuz tokuşturmaları, belli aralıklarla dizilmiş çeşmeleri, çeşmelerin hayvanlar için hazırlanmış içi su dolu hazneleri, yemek pişirilen evlerin bacalarından çıkan dumanlar, dağlara doğru yükselen ormanlar, ormanların içinde serpiştirilmiş küçük küçük başka köyler derken öyle bir karşılanırsın ki, yılların protokol memurları bile parmağını ısırır. Onlar parmağını ısırırken, benim içim ısınır..

Eve, karakolun orada inip, tütün aranlarını izleye izleye mi gideyim yoksa selektörde inip, büyük çalı büklerinin içerisinden mi? Oraya buraya bakarken hep aceleye gelirdi karar verme zamanı. Ben ineyim burada, olur yeeeğen? Karar hem son anda hem de acele ile verilmiş olsa da, başka bir pencere açardı bana. Yavaş adımlarla, neredeyse iki taraftan da yolun ortasına kadar ilerlemiş büyük çalılar arasında, hiç olmadığım kadar tetikte ilerlerdim. Ya bir yılan çıkarsa? Ya yeşilistan gelir saldırırsa? Çocuklukta duyduğunuz her tür hayvanla küçük bir hayvanlar mezarlığı fantazisi yazarsınız. E tabi yol boyu durmadan yediğiniz ve kaldığınız sürece defalarca ziyaret edeceğiniz böğürtlenler de zihninizi açar bu arada. Yine mi yeşil zamanları! Olsun du, hem ne fark ederdi ki o kadar lezzetlilerdi ki..

sıkıntı..

geldim ama bu sefer pek yalnız gelmedim. Üzerimde nedenini bilmediğim bir ağırlık ya da sırtımda sanki bir kaç kişi birlikte geldim, hem belki de köydeki en yaşlı insan da, herkes normal zamanında iken belki bin belki de onbin yaşında olan da ben idim..

ah benim güzelim, eli kınalım..

Hâlit ne olacak bu erdalın  hâli, bi okusan hemi? Ne alır ki sevgiden başka, ruha yapışmış gamı ya da kederi. Neler denemedi anneannem.. Yatarım dizine, okşar saçlarımı bir yandan da okur innnelleziiiiinnne ameenüüü.. Ne kadar denese de yetişmezdi nefesi, bedenim dışarıda ama ben girmişim küçük bir kutuya, kilitlemişim kendimi karanlığın içindeki kalbime. Münüseee, şu bizim erdala bi gurşun döksek heemi? Dökek abucuğum, dökek.. Sen şöyle otur hele, örtelim üzerini şöyle.. Küçük tüp dâhil tüm teçhizatı ile gelirdi Münüse Hala. Beyaz bir şeker torbasının içinden bir kaşık çıkarır, belki de nuhun gemisinden kalmadır, hele eritile eritile, insanların sırrını ortaya çıkaran ya da aurasındaki kötü elektriği kıran kurşun kütlesi.. Son işten kalma ucube biçimi bile bakarken korkuturdu insanı. Gir örtünün altına ve bekle ki çözsün sırrı büyük kadınların. Eriyen kurşun tam kafanın üzerinde buz gibi soğuk suya atılı verir. Büyük bir aşktır onlarınki şimdi.. Hasretle kucaklaşır su ile sıcak kurşun ve güüümmmm! Isı farkı, patlama, duman ve Münüse halanın hep gülen gözleri eşliğinde onları da bastıran anaaaam, nazara gelmişin erdalım nidaları.. Bak bu şunun gözü bak bu şunun göbeee derken işini bitirir ama yav o kimdi, bu kimdi derken bir milyon yeni sorunun altında kalmama da neden olurlardı..

kalkmaz bu yük..

Bağa gitmişin, yaylaya çıkmışın, arazide dolaşmışın derken rengin de iyice kararır. Sen kararınca da yeni kararlar alınır. Yeni karar; yaklaşık 1.60x1.60 m. ölçülerindedir ve adı da Selim Hoca’dır. Osman gelmiş köye, ben yalnız gitmem o da gelsindi benimle. Çaresiz anneannem demiş ya gidilecek, gidildi de. Otur yavrum dedi sevgi dolu bir sesle bana Selim Hoca, gel yanıma.. Ahşap makatın üzerinde ben ve Selim Hoca, Selim hocanın da arkasında Osman. Kitabı getir kızım hele.. Kara kaplı bir kitap ki, sanki bu bir Nasreddin Hoca fıkrası oynayanlar da Nasreddin Hoca ve ben, hoca efendinin arkasında oturan ve sürekli gülen de, hâl ve hareketlerinden sebep sahnede o vakitler hocanın eşeği rolünü üstlenmiş olan Osman..

ama öyle nefesler var ki..

Selim Hoca elindeki kara kaplı kitabın sayfalarını çevirdikçe okudu, okudukça çevirdi, o okudukça Osman güldü, Osman güldükçe ben güldüm, biz güldükçe Hoca efendi okudu, okudukça bir yandan biz güldük, bir yandan okurken bir yandan da üfledi.. Uzan yavrum dedi, hem gülmekten de yoruldun zaten diye tamamladım cümlesini içimden, tamamladım tamamlamasına da tamamlar tamamlamaz yine güldüm. Hem ben gülerken, köyün önündeki ovada uçmaya da başladım, ooo tarlalar, tarlalarım, tarlalarımdaki zehire çalan yeşilim, tarlaya gidenlerim, tarladan dönenlerim, tarlaya giden küçüklüğüm, tarladan eşek sırtında dönen çocukluğum, kırılan tütünler, kırılan tütün yapraklarının ovayı kaplayan sesleri, ovanın üzerinde uçuşan yapraklar, mezarlığım, mezarlık cinlerim, ormanım, orman cinlerim, bulutlarım, büyük tekkeden küçük tekkeye fırıncı küreği ile uzatılan yeni pişmiş ekmeklerim, üst üste geçen ama birbirine değmeyen insanlarım, traktörlerim, sabahlara kadar öten bülbüllerim, sığıra katılan ineklerim, ineklerin yanındaki mandalarım, büyük büyük boğalarım, her biri yaşayan filozof çobanlarım, şimdi yanımda uçan kırmızı ejderhalarım, üzerimde bin yılın ağırlığı, üzerimden kalkan bin yılın ağırlığı, hafifliğim..

uyanış..

Selim Hoca okurken yavaş yavaş makata yayıl, kapa gözünü şöyle bir dal; sen uyurken Osman gülmeye devam etsin, sonra Osman evi terk ettirilsin, dolaş büyük kanatlarını çırpa çırpa ovanın üzerinde ve yeniden doğmuş gibi aç gözünü ertesi gün..




0 Yorum - Yorum Yaz

Ah Keşke    17.04.2011

1996 yılının bir sonbahar günü. Hani Ankara’nın yazdan kalma, ışıklı günlerinden birisinin akşamı. Servisten inip eve doğru yürüyorum. Hep aynı çizgi üzre gidip gelsem de, her bir gün diğerinden daha yabancı sokaklar. Dışarıda şehrin sesi var ama içimdeki yüzünden onları ayırd edemiyorum. Kurtulamadım ya şu yalnızlık hissinden helâl olsun. Hâlâ bir fotoğraf makinasıdır uğraşıp duruyor namussuzlar, sen de bekle dur Japonlar ilacını yapar nasıl olsa diye. Evde ayrılık çanları çalıyor. Alp oğlan İzmir’de. O, İzmir’de de sırtında küçük hırkası elinde oyuncağı “ditme” demesi, sonra benim bana hep gitmek/özlemek mi düşecek diye söylenmem beynimin içinde.

Binanın önüne geldiğimi anladığım iyi oldu. Şimdi anlamamış olsaydım bir süre sonra nerede olduğumu, neden evde değil de orada olduğumu anlamak geçen seferki gibi mesele olacaktı çünkü. Girişin altında evimiz. Ne güneşimiz var ne de ışığımız. Suratımızın asıklığı da ondan mı bilemiyorum ama memnunum aslında. Aslında Ersin de memnundu. Memnundu çünkü ne kadar desem de yatağını tam apartman girişinin altına yerleştirdi. Tamam tamam da, bir işçi kablo döşerken beton delicisi ile tavanı delmiş olsa bile, kafasına düşen beton parçaları ile uyanıp toz içerisindeyken “Nereye gidecen, daha nereye gidecen?!” diye bağırması da hoş değildi. Ayrıca, Antep’ten arazi dönüşü odayı tavanda delik ve etraftaki tüm pisliği ile bulduğumda yaşadığım kısmi şaşkınlık üzerinde hiç durmak bile istemiyorum.

Binanın bahçesine bir gölgelik yaptılar. Severim bu emeklileri. Hemen sosyalleşirler, daha çok da aletli edevatlı sosyalleşirler. Gölgeliği yaparlar, sanırsınız oturup sohbet edecekler muhasebe yapacaklar. E yaparlar tabiki ama okeyi kim attı, gösterge kimde muhasebesinden de öteye geçemezler. Okey takımları, demlikle evlerden inen çaylar, hüüüüüüüüüp, şüüüüüüüüüpler, arkasından da böğürtüler. Yarın ölecekmişsin gibi yaşanın ne çok versiyonu var bu ülkede yarabbi. Yarın ölecekmişsin gibi böğür, Yarın ölecekmişsin gibi okey oyna, koca mahalleyi rahatsız et vb. Ama Ersin sinirli adam, öyle her atmosfer basıncında uyuyamaz. Hem o tavan hikâyesinden sonra daha bir hassaslaştı (!) Gürültü olmayacak, Köroğlu’nun atı gibi toplu iğne başı kadar ışık olmayacak vs. Adam gıcık işte. Dışarıdakiler gürültüyü arttırdığında otomata basıp protestoya başlar. Hangimizinki acaba diyerek hepsi kalkar giderler. İçlerinden de eminim “inşallah benimki değildir” diye dua ederler.

Bak şimdiden oturmaya başlamışlar. Selam sabah, gel otur komşum. Kalamam daha çalışmam gerek. Yalan da değil hani, bitmez bu tez. Binadan girince hemen zemine bakıyorum. Delik kapatılsa da izi duruyor hâlâ. Durup biraz inceliyorum. Aslında toz içinde aşağıdan bakan bir çift göz görmeye çalışıyorum. Gözün sahibi bağırıyor “Nereye gidecen dayı ya nereye?! Dünyanın merkezine mi?!” Alem çocuk bu benim Ersin..

İş yerinden tanıdığım bir adam var. Her sene bir bidon pekmez dayar gider. Pekmez alınca yanına bir bidon da tahin sağlanıyor tabiki. Durmadan tahin-pekmez yiyoruz o günlerde. Yiyorum ama ulan bu pekmezin toprağı nereden geliyor diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. Hem, o toprakların üzerinde manda gezmiştir, manda çok ot yemiştir, geviş getirmiştir, sonra da... Ersin rahat adam, paso yiyor. Tek derdi, ya abicim vallaha bu karışımı sen daha iyi hazırlıyorsun demem ve çoğunluk sihirli iksiri onun hazırlıyor olması. E kolay değil tabiki. Antep dönüşü bakkala ödediğim hesap ortada. Merhaba, bizim hesabı da bir çıkaralım bu arada. ..... milyon. Allah allah çok olmuş bu sefer, ne alınmış acaba? Coca Cola. Yuh be! Bir seferde almaya kalksa tankerle getirmeleri gerekir! Depresyondan tabiki. Cinlerden korkuyor o zamanlar. O cinlerden korkuyor ben de Ersin’den. Gecenin bir vakti pat diye kapıyı açar, yüreğimi ağzıma getirir. Ne oldu abicim? Gözleri kan çanağı, korkudan nefes nefese hiç abi, bir bakayım dedim. Olur güzelim bak hadi bak da, bu gece üç kez baktın zaten. Dayanıklılığımı böyle ölçme istersen abicim, elinde kalmayayım diyorum ha abicim?

Bahçe içinde büyüdüm ya sevmem apartman dairelerini. Birbirinin aynı mekânlarda yaşayan insanların birbirlerine benzemelerinden korkarım hep. Bir de yemek kokusu. Hele de bir süredir aç isen hele de pekmezi bidonla aldıysan, apartman boşluğunda tüm bina menüsü seni karşılar. Zamanla farkında olmadan uzmanlaşırsın. Fasulye 5, Dolma 7 numaradan. Bu akşam bir de menemen kokusu var ama nereden tam çıkaramadım. Kayıtlarımda bir sorun var. Bizim Ersin cinnet geçirdiğinde yalnızca pardon diyebilen işçinin haline takıldım dikkatim dağıldı. Tavanınızı deldim pardon ya, vallaha bir daha olmaz. Hem adam yanındakilere dönüp bir de delindi ya demiş. Tor tor tor tor, küt aha delindi! Menemeni koklayıp, pişiren kadına da yakınlık hissederken kapı da bir türlü açılmıyor. Numarayı kontrol ediyorum hemen çünkü bazen başka kapıları da açmaya çalışmış olmam söz konusu. Yok bu bizim kapı ama içeride birisi var. Kapıyı sabah memleketten gelen babam açıyor. Onu görmek güzel ama o anda daha çok yüzüme çarpan menemen kokusu ile ilgileniyorum. Baba, bu koku bizden mi geliyordu? Evet evlat, size yemek pişirdim. Ersin gece hep geç gelir ya, bu koku bizim evden mi geliyor/2 olarak dakikasında damladı namussuz hemen.

Babamı son görüşümüz oldu o menemen sofrası. Hem birlikte son gülüşümüz de. “Yaylaya çıkıyorum her gün evlat, açıyorum kollarımı iki yana, rüzgâr bedenimin her yerinde...

Bir fırsatım daha olsa, duyduğum en güzel “özgürlük” tanımının yapıldığı o günü tekrar yaşamayı çok isterdim...




0 Yorum - Yorum Yaz

Hap    17.04.2011

Kim icat etti ise cennetlik canım, olmasa ne yapardım? Hem öyle aşırı doz kullanım da sayılmaz benimkisi, günde bir tanecik. Ortalığa da koymuyorum ama Ersin çok ilgilendi nedense, kurcalamasa bari hem onlar olmadan nasıl biter bu tez. Gözümün önü açılıyor bak sabahın kaçı olmuş hâlâ ayakta da durabiliyorum. Bir tane iç dünyanın yazısını yaz, bitmez bu tez yoksa canım. Nereden aklıma geldi, biraz pahalı ama iyi de oldu. Hem satan adamın bana öyle garip garip bakmasına da hiç gerek yoktu doğrusu...

Tezimin jürisine az kaldı iş çok ama çok şükür haplar elimde. Bak saat 8 olmuş Alpi servise götürmem gerek. Alpi servise götür hızla eve gel saat olmuş 9 hemen yat biraz uyu ama abartma, oo saat 12 olmuş çok uyumuşum kalk, haplarım nerede al hemen bir tane ki direncin artsın, ooh ne de güzel kapağı var bunun ya tır tır tır biraz bastır aç, kapa, yemek için vakit harcama otur çalış.. Hıım Suriye evet Artuklular, ulan ne mimarmış be bunlar, zihnim açıldı ki artık uçmaya başla El-Cezire ya da Diyâri Bekriyye'de, Halep ovasında ya da Diyâr-ı Şâm da... Ooo saat 4 olmuş, koş hemen Alpi al servisten, halkımızın otobüsüne binmeyelim diye itiraz etmesine göz yumma vakit lazım sana, otobüste yine adını soranlara Osman, Ahmet, Mehmet dedi bu herif ya... Zaten anaokulunda da adını okuyamayan bir hoca Abdurrahman dememiş mi, adını soran herkese bozuk bugünlerde... Bak tavuk kızartıyorlar al hemen bir tane yiyin Alple birlikte. Baba iyi ki bu tavuğu almışız ya, yoksa aç kalacaktık!! Ulan bu hıyar 3 yaşında falan değil mi yoksa? Neyse geçsin dalgasını sen aldırma hemen otur masanın başına, durma yaz, anlat bozkırı, bozkırdakinin büyüklüğünü, dal masallara kireç taşının dokusunda, kubbelerin gölgesinde.. Bak saat sabahın sekizi olmuş koş yetiştir Alp oğlanı servise...

Şu haplar olmasa bunlar yapılır mıydı hiç, kim demiş yararsız diye, lâkin ara kutuyu bulama!! Allah Allah nerede olabilir ki, çok da faydasını görüyordum. Şu kutu benziyor ama etiketi yok ilginç, hem içindeki de ne öyle, sabun? Allah Allah, Ersinnn! Yahu benim haplar vardı bulamıyorum, hem bu kutu benziyor ama içinde sabun var anlamadım? Bu Ersin her şeyi bilir, her konu için en iyi çözüm hep ondadır. Ben o hapları tuvalete döktüm! Ne! Nasıl tuvalete döktün ya? Döktüm işte! Ya Ersin o haplar olmadan ben ne yapacağım, niye döktün hem? Sabun koyacak başka bir şey bulamadın mı ya? Ağabey bağımlılık yapacak o haplar sana, o yüzden tuvalete döktüm hepsini! Al işte, cinnet mi getirirsin, ne dersin...Vitaminin bağımlılık yaptığı nerede görülmüş lannnnnnnnn!!! Canım Ersinim korkmuş şu her gün içtiğim One a Day'lerden de, beni korurmuş meğer. 6 yıl sonra gevrek gevrek gülerek bir kutu One a Day'i elime tutuşturu  verdi :))




0 Yorum - Yorum Yaz

Berber Fayık    16.04.2011

A benim varoşum, nev'i şahsına münhasır ne tipler saklar içerisinde... Pek  Keşanlı  Ali Destanı'ndaki gibi olmasa da, nelere şahit olunur çarpık sokakların izbe köşelerinde. Mesela çocukluk korkumuz Sayım, Rüstem ki zaten ondan bahsettim, manav Alaattin ağabey, sonra yolunu şaşırmış tulumbacı artığı kabadayı müsveddesi Adem, Yoğurtçunun deli oğulları.. Say say bitmez. Ama bütün bunların içerisinde birisi var ki, işte o en nefret ettiğimdir. Onun adı da Berber Fayık'tır! Varoş berberleri ilginç tiplerdir, yerli göçmenler demek hiçte yanlış olmaz onlar için. Yeni kurulan bir mahalleye gelirler, nasıl aldıkları belli olmayan berberlik sertifikasını duvara asarlar, kollarını sıvar ve işe koyulurlar. Fayık amca ki, hemen de mahallenin amcası olurlar; Ayhan Işık'a benzer ama daha kalın olan bıyıkları ile bakımsız bir örneğini teşkil ederdi. Bu model; bir yıla kalmaz hemen ev alır, ikinci yıl adet üzre ikinci katı çıkar, otomobilin yanına bir de MAN kamyon ekler ki, artık sırtı da yere gelmez. Ama şimdi hakkını yememek lazım, inadına da dürüst ve güvenilir olurlar. Fayık Amca da aslında bunların en önde gidenidir ama yine de tam bir baş belasıdır. Ahh çocukluk zamanlarım.. Orta Okul başlamış, ergenlik etkileri su yüzüne çıkmakta, ama şu saçlarım yok mu canımdan bezdirdi beni.. Limon mu denemedim yoksa Necip Bey kremleri mi, ya da Biryantinler mi... Her şey iyi de keşke şöyle arkaya doğru tarayabilsem ya da en azıdan şu tepemdekiler dikilmese uuuf ya... Ergen zamanlarımın en büyük uğraşılarından birisi buydu işte... Arkadaşlarım dışarıda top oynar, ben içeride çevreme yerleştirdiğim aynalarla farklı açılardan saçlarımı izlerim, yok olmadı  kuş bakışı tepemi görmeye çalışırım. İyice limonladığım saçlarımla dışarı çıkarım, arkadaşlarım top atar aklım kafamda ya oynamam derim, duramam bir iki hareket çekerim, zıplarım sonra hemen eve koşarak değişiklik olup olmadığına bakarım... Hüsrân hep hüsrân ya... Onca denemeden sonra geldiğim nokta, biraz uzarsalar belki bir forma girerlerdi olmuştu. İşte burada sahneye, kilit adam Fayık giriyordu. Herkes gibi ben de Fayık amcada tıraş oluyorum. Hem iyi hem de çok temiz bir adam. Tıraş yapar, bazen tıraşı keser kapıdan gövdesinin yarısını çıkarır karşı kaldırımdaki evine bağırır, kendisini duyurur, anlaşılmayan el işaretleri yapar, bıraktığı yerden işine döner, peşinden cırtlak bir kadın sesi birden fazla çocuk ismini bağırarak sayar ve bir kapı büyük bir gürültüyle kapanır. Tam bir organizasyon adamıdır Fayık amca gözümde. Hem belki makas ve tarağı uğurlu gelir de, kıvırcık olmasalar da düzgün uzardı saçlarım... Hadi geçen seferlerde dışarı gir çık, eve bağır çocukları toplat derken kazaya geldi ama bu sefer bari tam zamanında uyarayım da o kadar kısa kesmesin derken, hüsrân yine hüsrân yaaa.. Ben ne kadar inlediysem de, söylediysem de olmadı bir türlü. Fayık amca daldı, bağırdı çağırdı, dükkâna girdi çıktı, kamyona iş bağladı derken benim kafa her seferinde meşhur 3 numara yani Alabrus kesimden kurtulamadı gitti... Kurtulamazdım tabiki, hatta kurtulmam tamamen bir hayâldi. Konunun esas oğlanı ve kara korsanı olan babam, yine elinden geleni yapmamış olsaydı belki...

"Fayık, benim çocukların tıraşı sadece 3 numara, tamam..."

 




0 Yorum - Yorum Yaz

Kerpiç    16.04.2011

Ah kerpiç, sen ne romantik zamanların şahidisindir!  Şimdi adı büyük ruhu küçük kentlerde oturup, bozkırın adı ve yaşamı anıldığında iç çekenlere yergi amaçlı olsa da, söylediğime kendim de inanmaktayım. Her ne kadar ruhu taşa benzetirsem ve zaman zaman sevimli eleştirilere neden olan [!] taş biriktirmek gibi bir huya sahip olsam da, toprağa ilişkin sevgim de özeldir. Malum insanı toprağa yakınlaştıran kırışıklıklar, zaman içerisinde benim de yaşayacağım biçimsel deformasyon adımları arasında yer alacak. Toprağa sevgi, toprağa benzerlikten sebep olsa gerek.

Bozkırın tüm emeği gizlidir bu kerpiç evlerde. Emeğin karşılığı da, kadim bir sevgi olarak döner insana. Dışarıda gün kavurur, pişirir içerisi serinliğe buyur eder, dışarısı 2 metre kara gömülüdür bu sefer de kemiklere kadar ısıtır. Anne kucağı hatta daha da ötesi gibidir. Bozkırın, en güçlü melodisidir de aynı zamanda, aynı renkten ve aynı tenden ayağa kaldırılmıştır. Çamur hazırlanır, kalıba dökülür, anne güneş tarlasında pişirir, sonra atalardan kalma ölçek dünyası ve sabırla duvarlar ayağa kaldırılır. Benzeri toprakla içi ve dışı tertemiz sıvanır. Anne rahatlığı, içerisinde yaşayan insanların daha huzurlu ve paylaşımcı olmalarını sağlamıştır. Kanaat etmek, kerpiç damların altında öğrenilen asil duyguların en başında gelir hep...

Barak Ovası’nda, su altında kalacak kerpiç bir evdeyiz şimdi. Belki binlerce olaya ev sahipliği yapmış, o kadar yorgun ki... Fırın evin dışında, toprağa gömülü, insanları doyurayım diye kararmışta kararmış, ateş hiç acımamış. Kap kacak ne kadar temiz, hepsi de raflarda dizili, her yer rengârenk yorganlarla dolu. Su verebilir misiniz acaba? Ne demek yavrum, al hepsi sene olsun. Teşekkür ederim efendim, Teşekkürüne kurban olayım babam.

Az önceki fırında yemek ve ekmek pişirilmiş. Bir parça patlıcan, bir dolma biberin yarısı, eti de al lavaşın üzerine şöyle güzelce yay, biraz da tuz ekle derken, etten de alsana babam, aldım amcacığım sağ olun bakın ekmeğe serdim bile, ohoooo eyle olmaz ki gurbanım, bak ekmeğin burası daha boş. Ana kucağı gibidir dedik ya, bir verilirse bin alınır bu kapılardan.

Ah iş olmasa, ah şu kerpiç damın gölgesinde bir kahve içsek, onlar konuşsa tertemiz dilleri ile ben dinlesem, ben dinlesem onlar ben dinledikçe daha da coşsalar, masallarını anlatsalar, onlar anlatsa ben az önceki hortuma karışıp ovanın üzerinde dolaşsam, rüzgâr sarsa her tarafımı...




0 Yorum - Yorum Yaz

Helâ    16.04.2011

Biz çocukken ve köylünün ahırı inek doluyken, inekler sığıra katılırdı. Sabahın erken saatinde ahırın kapısı açılır ve inek ya da mandalar  dışarı bırakılır, onlar köyün altındaki toplanma yerine giderler ve çoban tarafından alınarak akşama kadar güdülürlerdi. Çobanlığın zor bir iş olduğunu söylememe sanırım gerek yok çünkü yüzlerce inek ve mandadan oluşan bir sürüyü idare etmek gerçekten de ciddi bir sorundur. Ama bu inek ve manda hayvanı o kadar akıllıdır ki, asla sorun çıkarmaz. Akşam olduğunda, çobanlar köyün girişine kadar hayvanları getirir, bundan sonra onlar kendi kendilerine evlerine gelirlerdi. Geldiklerini de evin kadınına bağırarak haber verirlerdi. Çoğunluk sabah gidişlerini göremesem de akşamları özellikle beklerdim. Kimi zaman ikinci kattaki pencereden bakar kimi zaman da birazdan anlatacağım helâ'dan seyrederdim.

Köy evlerinde malum lavabo dışarıya konuşlanırdı. Hem de pek öyle tasarım harikası olmazlardı. Ahır penceresinin önüne gelen yerde, ikinci katta tahtaya açılan bir delikle iş halledilirdi. Kimi zaman bu tek kişilik barakanın duvarları olmaz, çakılan tahtalarla çevrilirdi. Tahtaların araları boşluk olur, tahmininiz üzere, kışın dondursa da yazın tam bir eğlence olurdu. Kimi zaman girmek için akşamı beklerdim. Köyün hayvanları geçerken tek tek onları seyre dalardım. Ama en güzeli Karacaların helâsıydı. Çünkü yarımdı! Yani duvarları 1 metre yükseklikte var ya da yok, çatısı ise hiç yoktu. Tam yazlıktı yani. Bir gün onların bahçesinde oynarken, Karaca dedenin yalnızca başı dışarıda öyle durduğunu görmüştüm. Torunu olan arkadaşıma ne yapıyor diye sorduğumda, biraz bekle demişti. Bir süre sonra ne yaptığını anlamış olduk! Şimdi köylerin çoğunda alt yapı düzgün bir hale geldiği için, çocukluğumun bu küçük mimari ögesi de, hatıralara karışı verdi. Adam orada oturmuş, resmen…




0 Yorum - Yorum Yaz

Düş 1    28.10.2016

Düş'e 

Düş'tüm




0 Yorum - Yorum Yaz

Bilemezsin    17.04.2011

Dervişliğim

senden sebep şimdi...

Hani bir zamanlar ormanın içerisinde

karlara gömülü

zamanda yaşamışlar gibi,

yaşamışlar da

karanlığın içindeki

ışığı

aramışlar gibi...

Uzaklık da ne ki,

ey kalbim,

şimdi her makam_ın

hüzzam

her mevsim_in

sen bahar olduğu

gibi,

düşsel bir bahane

düş_te bir bahane...

bir ben

bir sızım,

siyahın

şahitliğindeki

şehitlikteyim

şimdi.




0 Yorum - Yorum Yaz

Düş 3    29.04.2011

Düş'e

Düş




0 Yorum - Yorum Yaz

Düş 2    28.04.2011

Düş'te

Düş'tüm




0 Yorum - Yorum Yaz


Çocuk zamanlarımdan hatırlarım ilkini; Halit dayım nasıl vurduysa, kanayan dudağımı da alıp Cambaz’a, hani o eski mezarlığa gitmiştim hızla.

Keşke acıyı bırakabilseydik de ardımızda,

kalsaydı olduğu gibi,

meydana geldiği o garip ve mahzun an’da.

Ama ne mümkündü, mümkün olabilir miydi.

Tek tük çocuk mezarları vardı etrafta ama çocuk zamanda ölüm ne mânâ ya da ölüler ne ederdi ki insana. Elime geçirdiğim bir taş parçası ile küçük bir çukur kazmaya başlamıştım ne yaptığımı da pek bilmeden aslında. Dudak kanasa da, acı sanki ruhtadır öyle değil mi, bir de dişlerinle sıkarsın ki zavallıları, artık dişlerin midir bedeni acıtan yoksa yanağından kayan damlalar mı onu da Allah bilir. Bu denli iz bırakmış ikincisi, bundan altı yıl evvel Gülek Boğazı’nda yaşanmıştır. 5inde babayla geçilen yerden yıllar sonra babasız geçiyor olmanın sarsıcı dayanılmazlığıdır o da. Bak, buralardan Osmanlı ordusu geçmiş bir zamanlar, Fatih’in kayada kitabesi var. Osmanlı kim, Fatih kim ya da kayada kitabe ne mühim ki, baba kokusu ile adımlama, baba sesi ile duymanın yanında. Şimdi kim kimdir, neden oradan geçmiştir, neden adını kazımıştır bilsen de ne faydadır, anlam artık nerede gizlidir ki... Koca otobüste bunu bilen yalnız bir kişi vardır ve dudakları yine dişleri tarafından esir alınmış, göz yaşları yanaklarını yakarak dökülüp gitmektedir.

Keşke acıyı bırakabilseydik de ardımızda,

kalsaydı olduğu gibi,

meydana geldiği o garip ve mahzun an’da.

Ama ne mümkündü, mümkün olabilir miydi.

Üçüncüsü, bir sırtımdan vurulma hikâyesinin yarattığı anafor sırasındadır. Vurulan sırtımdır belki mahvolan da kalbimin ta kendisidir ama durumdan nasibini alan yine dişlerin gadrine uğrayan dudaklardır. Ama alışılandan bir fark vardır bunda, yüz yastığa gömüldüğü ve beden yorganın altına saklandığı için, ne ağlamalar bilinmiş ne de damlalar yanağı yakmıştır. Sıkılan dişler arasından hayır, hayır, bu olmadı, bu mümkün değildir’e benzer sözcükler dökülmeye çalışmış ama inlemeden öteye geçemeyen denemeler olarak kalmışlardır.

Keşke acıyı bırakabilseydik de ardımızda,

kalsaydı olduğu gibi,

meydana geldiği o garip ve mahzun an’da.

Ama ne mümkündü, mümkün olabilir miydi.

Şimdiki de, gelişmek için çırpınan, tertemiz bir canın ardından duyulan saygı nedeniyledir. Tanımak, tenden sıyrılındığında saflığın emanetidir, emanet yerini bulduğunda da nefes rahata erecektir.

Keşke acıyı bırakabilseydik ardımızda,

kalsaydı olduğu gibi

meydana geldiği o garip ve mahzun an’da.

Ama ne mümkündü, mümkün olabilir miydi...




0 Yorum - Yorum Yaz

2012 Felaket Yılı    18.03.2012

Ne tarafa dönsem, ölüm ya da hastalık haberi... Yalnızca ihtiyarlar hakkında da değil üstelik. Gençler, daha genç olanlar, kaderin oyunu nedeni ile hep genç kalacak olanlar. Bıraktıkları yerde kalan ateşi görebilmek mümkün olmasa da acılarını hissettiklerimiz, gittikleri yerde ne ile karşılaştıklarını bir türlü bilemeyecek olduklarımız. Herşeyi yapabilirmişiz gibi, dünyada gücümüzün yetmeyeceği şey yokmuş gibi. Her haberle içimde yankılanan ses "çookkk aciziz !"

Kalana da gidene de iyi şans ve sabır diliyorum. 




0 Yorum - Yorum Yaz

Düş 4    11.05.2011

Düş'te

Düş




0 Yorum - Yorum Yaz

Fadime Annem    02.10.2011

İyi haber almak artık mümkün değil gibi. Uzun süredir hastaydı Fadime Annem. Nakşiye anneannemle birlikte, hayatımdaki bir diğer önemli anıttı. Yunnağın yanından geçerek giderdim onlara. Çocuk vaktimde duvarları tamamen ahşap olan yapının içi çeşme ve küçük havuzlarla doluydu. Köyün Roma günlerine inen hikâyesinden geriye kalan şahitlerinden biriydi. Su sesi ve içeride yıkanan ya da çamaşır yıkayan kadınların su ısıttığı kazanlarla birlikte biraz duman ve is kokusu olurdu. Rahmetli Hasan amca hasta olduğu için, Yunnağı biraz da yukarıdan gören evlerinde sürekli yatardı. Bir deri bir kemiğin ne olduğunu ilk gören de, öğrenen de ben oldum dersem abartmış olmam. Kore’de savaş, Bidevi’de yatağa yenil, yıllar boyu gördüğün tek şey duvarlar olsun. İşte Fadime annem, yıllarca Hasan amcamıza bakandır, çocuk zamanın cennet meyvesi yağda yumurtaları da yapandır.

Nakşiye anneannem ve Fadime anneme dair bir sahne daha vardır gözümün önünde. 70’li yılların sonunda babam wolksvagen marka bir araba almıştı. Sanırım Kırşehir’de yaşayan derin bir hocayı görmeye gitmiştik. Her ikisi de ciddi şişmandı ve babamın, arabada aynı tarafa oturdukları için kızdığını hatırlarım. Bir de ne olursa olsun bir araya gelindiğinde duyulan tek sesin kahkaha olduğunu..

O güzelim gözleri ile Fadime annemi son görüşüm, yıllar önce bir mezarlık ziyareti sırasında oldu. Sanırım bahçede çalışıyordu, karşılaşma sonrası yeni olmuş çilekleri gösterdi. Çilek daha sonra hiç o kadar güzel ve lezzetli olmadı.

Tüm ömrü vermekle geçen, bulunduğu her ortama neşe saçan yüksek ruhunu özlemle anıyor ve varlığı ile yaşamımı onurlandırdığı için saygımı sunuyorum. Çektiği tüm sıkıntı ve acılar sonrası mekanının Cennet olmasını diliyorum..




0 Yorum - Yorum Yaz

Yol    20.04.2011

YOL

Bir yere götürse de,kendi hep aynı yerde kalandır der yol için Aruoba. Bu örnekleri de artırırda artırır, yol üzerine bu kadar düşünülebileceği ya da yol’a dair bu denlicümle kurulabileceğini de gösterir insanlara.

   Etkilenirim bu yol serisinden.Hep dediğim gibi bunun “gitmek” fiilinden ürkmemle de ilgisi vardıraslında. Bu kadar üzebilecek ya da insanı çileden çıkarabilecek ikinci bir şeyyok gibi gelir bana hep. Gitmek ve bitmek, sesten öte anlamda dabenzer etkidedir o yüzden. Yine de, bu fiilin zoraki ya da tam tersi gönüllüyandaşı yol’a karşı içimde hep bir saygı olmuştur. Kolları gökyüzüne kadaruzanan çınar ağaçları gibi, büyük ve ağır abilerdendir kendisi. Öyyleyayılmıştır bulduğu ilk yere. Aslında hiç itiraz ettiği de görülmemiştir; uzandemişlerdir şöyle düm düz, toparlan şimdi biraz çek göbeeeni içeri doğru haholdu, ya da tırman bakalım şöyle tepeye hah, ortala şimdi kuyruğunu tamammm.Alçak gönüllüdür de, ha taş döşemişin ha bir eşek geçip iz bırakmış hiçaldırmaz ve kesinlikle seçici değildir. Kendinden emin olarak uzanır ve gideröylece. Yola dair sevdiğim ikinci şey, bedeni dolaşan damarlar gibi önce ovayısonra dağları sarıyor olmasıdır. O dünyayı sararken üzerinde dolaşanlar,gidenler ya da bir yerden geri gelenler, başka da ifade ile dönenler,damarlarda dolaşan kan hissi yaratır bende. Dünya döner, yollar dünyayı sarar,insanlar yollarda akar. Damarlar bedeni dolaşır, dünyanın küçük birer modelioluruz birden. Büyüğü ve küçüğü ile bağı yine konunun esas oğlanı olan yolkurar. Ayıran olarak nitelendirdiğim birden bağlayan konumuna da yükselir ki,bu pek marifetten sayılmaz.

 

Asıl götürdüğünü getirdiğinde ona,

 aslanım be derim ben işte... 




ah genç zamanlar..    20.04.2011

Hansel biraderimiz ve hemşiresi Gretel tarlaya giderdi biz çocukken, kaybolurlardı ve sonra bir eve rastlarlardı her tarafı çukulata ya da pastadan. Bir kiremit yiyeyim baari yo yo en tatlısı bence duvar.. Sonra Alis Harikalar Diyarında'mız vardı, kocaman bir yumurta yüksek bir duvardan küüt diye aşağı düşerdi de hiçbir şey olmazdı. Ne çok beslediler hâyâl gücümüzü, tek gücümüz oldu sonra hâyâl etmek ya da ne güzeldi bir zamanlar, hâyâl ettiğimiz müddetçe yaşıyor olmak..




0 Yorum - Yorum Yaz

Çardak Hali..    20.04.2011

Küçük zamanlarımda köyün en büyük evi gibi gelirdi bana. Yolun kenarında, dibinden su harkı geçen, belki otuz yıl evvelinden iki tuvalet yapılan bir saray gibiydi. Duvarları, kırmızı kiremitlerinin altında, beyaz badanası ile dimdik dururdu. Küçük ahşap pencereleri yukarı doğru kaydırılarak açılır, banyosu da yine ahşap bir dolap gibi görünürdü. Ayağımın da yandığı taş ocak, üç ayaklı kara bir demire ev sahipliği ederdi. O zamanlar her evde adet olduğu üzere taş ocağın üzerinde büyük bir ayna olurdu. Hani boyu kısa olanlar da kendilerini görebilsinler diye yere doğru eğimli asılırdı onlar da. Evler ve içinde dönen zaman eskidikçe aynalar da eskir ve önce kenarlarından sonra da ortalarından bozulmaya başlardı. Misafir Odası olarak düzenlenen ve “Küçük Ev” diye adlandırılan, özel bir de oda olurdu. “Küçük Ev”, kimi yerde baş oda denen ve konukların ağırlandığı mekânın bizim köydeki karşılığı demekti. Eğer annemlerle gitmişsek mutlaka o odada kalınırdı. Çardak da çok önemliydi benim için. Ahşap döşemeli o geniş alan, oyun parkımız gibiydi. Yine de bunlar içerisinde çardağa ait bir görüntü vardır ki, aklımdan da hiç çıkmaz. Serin olduğu için tütünler çardağa çıkarılır ve kalabalıkla dizilirdi. Hava kararır, namussuz tütün diz diz bitmez, küçük bir tüpe bağlanmış lüks lambası yakılır, köyde dolaşmadan döner ve merdivenleri ağır ağır çıkardım. Yukarıdaki sahne her seferinde muhteşem olurdu. Lüks lambası neredeyse güneş gibi her yeri aydınlatmıştır, kalabalık oturmuş tütün dizerken aşağıdan geleni merak eder ve dönerek merdiven başına bakar, işte unutulmaz olan da bu sahnedir. Gelen, kendisine dönmüş, lambadaki ışıktan daha parlak ve sevgi dolu gözlerle karşılaşır. Dilerim herkes, hem ömründe en az bir kere, böyle sevgi dolu ve kesinlikle karşılık beklemeyen bakışlarla karşılaşmanın keyfini yaşayabilmiştir..




0 Yorum - Yorum Yaz

Çökelek    20.04.2011

Şimdi sıcak evlerimizde oturmuş, az ya da çok dolu dolaplarımızın bize sunduğu rahatlık ve güven hissini yaşıyoruz. Açlığın ne demek olduğunu anlatmaya kalksanız, karşınızdakinin bunu anlama becerisi sanırım çok yüzeysel olur. Ciddi bir savaş ve sonrasında gelen buhran dönemleri, açlığı iliklerine kadar yaşamış bir topluluk yaratmıştır. Ancak açlıkla ters orantılı gelişen durumlar da söz konusudur. Mideler boştur ama babalarımızın portakalları ile annelerimizin karınları hep doludur. Ne kadar açsanız o kadar da kalabalıksınız, garip bir denklemdir ama gerçektir de.  Malum köy yeri olunca, az sayıda da olsa büyüklü küçüklü hayvan sahipliği mümkündür. O da olmaz ise böyle birisinden sağlanan süt bir ailenin bazı ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanılabilir. Sütü önce yoğurt yapar, sonra ayrana dönüştürerek kaynatırsanız çökeleğiniz olur. Kulağa ve damağa hitap eden ne güzel bir dönüşümdür değil mi ? Ama her zaman öyle olmaz tabi ki. Toprak damlı evin ocağında büyük kazanda ayran kaynatma günüdür. Dört çocuklu ailenin iki numarası sürekli kazanın başına gelir gider, kendince bir şeyler yapar. Çok geçmez bu hareketler dikkat çeker. Sıkıştırılınca gerçek ağzından dökülür. Birazdan bu ayran kesilecek, ben de bölüştürüyorum ! Aslında kazanın başında yaptığı kelimenin tam anlamı ile parselasyondur. Kazandaki ayran kesilince dibe çökecek, işe yaramayacağı için de hemen yenecektir. Önce kimse inanmaz, hem kesileceğini nereden biliyor olabilir ki. Ciddiye alınacak bir durum değildir yani. Yine de herkesin bilmediği bir arka plan söz konusudur. Önce torbadan bir avuç tuz alınır, toprak dama çıkılır, bacadan aşağıya doğru, tuz direk kazana boca edilir, ayranın kesilmesi garanti altına alınır. Çok geçmez ayran dibe çöker ve artık servise hazırdır.

Açlıktan tek bir hâlde kurtuluş söz konusudur o da akıl sahibi olmak ya da akıl sahibi olan birisini tanıyor olmaktır.




0 Yorum - Yorum Yaz

ben/ken    20.04.2011

yön ne

gün ne

balım?

hayra alâmet değil

bu sus/kun

bekleyiş..

eşyalar toplanmış

uzağa/dır

 yolculuklarım

hep daha

uzağa

üstelik

bu kadar

yakınken

hem

ken/dime

hem

ben/ime

...




0 Yorum - Yorum Yaz

Kara Dayı    17.04.2011

Eskiden marketler yokken, sinekli bakkallar zamanında mahalleleri at arabası ile dolaşarak sebze satanlar vardı. Başlarında kasketleri, önlerine bağladıkları  mavi önlükleri ile mahalle mahalle dolaşır, kimi zaman atlarının dizgininden çekiştirir kimi zaman da durup bir müşteri ile ilgilenirlerdi. Çoğunluk güneşten bunalmış olduklarında, kasketi ucundan tutarak başlarından alır ve kolları ile alınlarında biriken teri silerlerdi. Kim bilirdi ki, hasta bir eşe ya da kendisinden utanan evlatlara para yetiştirmenin ne demek olduğunu, yaz-kış yaşlı bir atla ahbaplık etmedeki derviş keyfini... Kara Dayı idi bizimkinin adı. Mutlaka bir adı olmalıydı ama o yine de, güneşin de kavurduğu gibi ve atı ile aynı renk olduğu gibi,  Kara Dayı idi. İkisi arasındaki bağ, sahibi ile köpeği arasındakinin aynısıydı. Renkleri de, insana huzur veren kişilikleri de benzerdi. Belki şimdi hatıralarıma gizli bir bahçevan daha vardı ama onun bırakabildiği iz de, kendisi kadar soluk ve yoklar arasındaydı. Halden aldığı meyve ve sebzeyi mahalleye getirir, soğaaaaaann, badadeeezzzzz, doomatezzzz diye bağırarak satardı. Ne çok veresiye almıştık ondan ve ne çok kaynaşmıştı mahalleli ile.. Alın, alınnn çekinmeyin bir dahaki gelişte verirsiniz... Sebze değil de umut, meyve değil de duygu satardı Kara Dayı. En güzeli de Cuma vakti geldiğinde emir üzre namaza giderken, arabayı bizim evin önünde bırakır, atı yandaki bahçeye bağlardı. Çocuk zamanların merakı ya da sınır tanımazlığı işlemez, arabanın üzerine örtülen örtü kimse tarafından kaldırılmazdı.. Bu güven duygusudur işte şimdi Kara Dayıyı hatırlamış olmaya neden olan da...

      Marketler yokken ve sinekli bakkallar zamanında

mahalle aralarında sebze satar görüntüsünde

umut ve duygu dağıtanlar vardı...




0 Yorum - Yorum Yaz

Yağmur    16.04.2011

Kayısı ağacının altında ya da salon penceresinin önünde fark etmezdi. Şentepe’de bir başkaydı yağmur. Şimdiki gibi kentler trafik gürültüsüne boğulmamış olduğundan, yağmurun melodisi de değişikti. Üzerinde o güzelim Arap kızının bulunduğu Mabel sakızını, yağmurlu günler almaya gittiğimi hatırlarım hep. Yağmur yağar, sokaklarda kimseler yoktur, belki tek tük bir araba geçer ve birisi hızla önce bakkala sonra da eve doğru koşar. Eğer o günler, tesadüfen dışarıyı seyredenler varsa hele de bu seyreden Karaşarlıların o tombul sarışın kızı ise mutlaka aynı sahneleri görüyor hatta “bak yine koşuyor” diye mırıldanıyor olmalıdır. Yine böyle yağmurlu bir günde, ben kardeşimle benim için sakızı çoktan alıp geldiğimde sel olmuştu. Modern ve alt yapısı olan bir kent için sanırım sel diye bir kayıt asla olamayacaktır ama şu bizim Ankara’da sel sıradan bir durumdu. Gök gürültüsüne karışık yağmur o kadar çok yağmıştı ki, bizim evin de yukarılarından yoğun bir su gelmeye başlamıştı. Yan bahçenin yaklaşık 1.5 metre yükseklikteki duvarı, gelen suyu şöyle bir tutayım dedi, hatta uzun bir süre de direndi. Yukarıdan hızla gelen su, duvara çarptığı yerde küçük girdaplar oluşturuyordu. Önüne kattığı çöpleri, bazen de bir naylon torbayı evirip çevirip girdabın içerisine alıp hızla yutan bir canavar gibiydi neredeyse. Duvar elinden geldiğince dayandı, yapma su, etme su derken güüüüp diye devrildi ve gitti. Belki tonlarca su birden yola ve yolun altındaki evin duvarına çarptı. Eğer o anda yoldan bir geçen olsaydı, bizim sokaktaki hatta şehrin içindeki tek boğulma vakası olarak tarihe geçmemesi mümkün değildi. O kayısının altında ve pencerenin önünde çok yağmur seyrettim, hatta bazen çatının içine de girerek yağmurun kiremitlerde çıkardığı sesi çok dinledim. İyi ki de yapmışım...




0 Yorum - Yorum Yaz

Gazi Hasan    02.04.2011

Yunnak'ın yanından akan küçük dereyi yukarı doğru izleyince, önce şimdilerde kurumuş çeşmeye sonra da çeşmenin karşısındaki yamaçta bulunan Hasan Amca ile Fadime annemin evine ulaşırdım. Başka yollardan da gitmek mümkündü ama bu yol gerçekten de bir hazine demekti. Öyle düşünüldüğü gibi, bunun yunnakta yıkananlarla bir ilgisi de yoktu. İki yandaki böğürtlenlerden yiyerek gitmek dünyanın en güzel yolculuklarına bedeldi çünkü. Hem gidilen yerde Hasan amca ve Fadime annem vardı. Babam, ağabey diye severdi. Aslında akraba olmayan insanların bağlılığıydı aradaki. Birisinin ağabeyi diğerinin de kardeşi yoktu ama denklem yine de sağlıklıydı. Sağlık zamanlarında bakkal işletirdi Hasan amca. Sokağın köşesinde küçücük bir odaydı dükkânı. İçeri girilmezdi de, şimdiki büfeler gibi dışarıdan istenirdi. Sonradan yılların acıları üst üste birikince kemik kanserine yakalanmıştı. Yıllarca, az önce söylediğim yerdeki evde, taş ocağın yanındaki yatakta yattı. Gözlerinde kocaman bir gülümseme ile karşılardı hep, sadece derinin tuttuğu kemikli elini öperdim hemen. Yanına oturup, Ankara'dan son havadisleri verirdim. Fadime annem, benim minik tombul tonluk sarı kuşum hemen yumurta pişirirdi. Kalışım uzun olsun, amcamın halinden de korkmayayım diye. Ah çocuk zamanlarım, Kore gazisi baba dostum Hasan amcam. Yalnız yaşamın değil, anıların da üzerini tozla kaplıyor ölüm. Ben sizi hep sevdim..




Doğrusu İyidir    06.05.2012

s/öz...




0 Yorum - Yorum Yaz

Tanjant    06.05.2012

mesele, makamda oturmak değil.

marifet, otururken de ayakta  durabilmekte. . .




0 Yorum - Yorum Yaz

Düş 8    06.05.2012

düş'e

düş'tü

sûretim

. . .




0 Yorum - Yorum Yaz

2012    03.01.2012

Yeni Yıl kervanına katılma zamanı. Sihirli değneğim olsa sizlere verirdim, tüm dileklerinizi kendiniz gerçekleştirirdiniz. Maalesef yok. Sizin adınıza dileyeceğim en kıymetli şey ise sadece sağlıklı olmanız ve daha uzun süre yeni yıl mesajları okuyabilmeniz. Sağlıklı olun, kaybolmayın, kendinizi bulun...




Düş 13    13.05.2012

düş'ümü düş'ledim...




0 Yorum - Yorum Yaz

Can    31.01.2012

Kolumu kesseler ancak bu kadar acırdı...




0 Yorum - Yorum Yaz

Düş 14    21.05.2012

düş'ümde düş'ledim




0 Yorum - Yorum Yaz

Düş 10    09.05.2012

düş'ümde düş'tün...




0 Yorum - Yorum Yaz

Düş 11    10.05.2012

düş'üme düş'tüm...




0 Yorum - Yorum Yaz

Zaman    02.04.2012

Daha dün kucağımda anaokuluna gidiyorduk. Üniversite için ilk sınavına girdi bile. Sorun okumak değil, elbet su akacak ve kendi yolunu bulacak. Ne yaparsa yapsın en iyisi olduktan sonra hiç bir diploma  önemli değil. Çünkü mutluluk bunun arkasından gelecek. Diploma arkasına sığınmış sığ insanlardan olacağına, bir denizci gibi hayallerinin peşinden koşmasını tercih ederim.

Kendi çocuğuma olduğu gibi, bütün çocuklarımıza başarı ve huzur diliyorum.




0 Yorum - Yorum Yaz

Düş 12    11.05.2012

düş'ünü düş'ledim...




0 Yorum - Yorum Yaz

Med-Cezir    04.05.2012

tesadüf bildiğin

aklına

gelişlerim,

aslında

yokluğundan sıkılıp

kendimden

sana 

gidişlerimdir

. . .




0 Yorum - Yorum Yaz

Uzun Sürer    04.05.2012

ruhunu;

anlat

yaz

söyle

boşver

be

en iyisi

ipe

as

hem maNdalı da

çift olsun

 

gecenin dördünde her kelime, yapısı itibari ile düzgün görünüyor :)




0 Yorum - Yorum Yaz

Atkı    04.05.2012

-Aslında..

-Afedersin, atkını alabilir miyim ? Çok üşüdüm

-Tabiki buyur.

-Ne diyecektin, sözünü kestim aniden...

-O kadar önemli değildi.

-Olsun söyle

-Şu atkı da olmasa soğuktan donacağım diyecektim :)

-!!!!!!!




0 Yorum - Yorum Yaz

Hayret    04.05.2012

Nokta, bir yer sahibi olup, parçası olmayandır.
Çizgi (hat), sadece uzunluğu olan ve eğer bir yerde son bulursa sonu çizgi ya da nokta olandır.
Yüzey (satıh), boyu ve eni olan ve eğer bir yerde son bulursa sonu çizgi ya da 
nokta olandır.
Cisim, eni, boyu, derinliği olan, sonu yüzey, çizgi veya nokta olandır.
Şekil, bir veya daha fazla sınırla çevrelenendir.


Kim demiş Seyyid Ali Paşa, nerede demiş, Mir'âtül'l-Âlem [Evrenin Aynası]'de demiş, ne zaman demiş Cumada el-âhir, 1219 senesinde demiş [19 Ocak 1824]...


ne kadar sade ve zarif.
ne olmuş bu millete kardeşim...




0 Yorum - Yorum Yaz

Yaa ?    04.05.2012

düş'menistandayım, döneceğim...




0 Yorum - Yorum Yaz

Zihinsel Zincir    04.05.2012

fikrimdir

ancak

beni bağlayan 

ipim

...




0 Yorum - Yorum Yaz

Mektup    04.05.2012

 

Sevgili G. (giriş cümlesi asgari nezaket ölçüleri nedeniyledir), bugün pek hoş kabul edemediğim bir tesadüf nedeni ile hâlâ hayatta olduğunu öğrenmiş olmanın şaşkınlığı içerisindeyim. Hoş, konu nasıl oldu da sana gelebildi bunu da henüz anlayabilmiş değilim. Yine de bu durumun, günümün geri kalan bölümünü berbat ettiğini söylememe gerek yoktur sanırım. Artık ortak tanıdıklarımızla konuşurken iki kere daha dikkati davranmam gerekecek. Sanırım bu Gmail olayını da bir kere daha düşünsem iyi olacak. Emin değilim, kafam çok karışık, günüm berbattı dedim ya sanırım bu sebepten olsa gerek.
 
Heey, sakın salma kendini. Nesli tükenen bir familyanın sayılı örneklerinden olduğunu da asla unutma. Senin için hep güzel düşünceler gönderiyorum, dilerim adrese ulaşabiliyordur. Burada, seni gerçekten de  sevenler olduğunu bilmeni isterim [Hem kaç kişiyizdir ki, şunun şurasında!].
Sağlıcakla kal...

 




Iceberg    04.05.2012

Bazen, bir şarkı ya da şiirde gözüme ilişen bir cümle ya da dize beni düşündürür. Gizli bir melodileri ya da anahtar olmak gibi bir yanları olduğunu düşünürüm. Hani şöyle Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz! cümlesinde gizli olanlar türünden. Son zamanlarda dilime en çok dolanan dize, herkesin bir derdi var durur içerisinde'dir. Şu ana kadar, bana bu kadar gerçek gelen bir cümleye henüz rastlamamışımdır. Hoş, yanıyor mu yeşil köşkün lambası ya da dün gece yâr hanesinde'yi de severim ama burada durum diğerlerinden farklıdır. İnsan olunduğunu hatırlatmaktadır hem yalnız söyleyenin değil aslında herkesin durumunu da özetlemektedir.  Her birimizin görünen kadar olmadığını, yerin altında daha büyük bir bölümümüzün gizli olduğunu hatırlatır. Sırada saygı duymak ve ders almak vardır..




0 Yorum - Yorum Yaz

Gün/Dün    04.05.2012

bugün

yorgünüm

dün de

yordündüm

...




Be Adam    20.04.2011

 

Be Adam.. 

 

öyle bir çalış ki, hiç yetmesin;

sabah temiz çık,
akşam illâki tozlu ama huzur içerisinde dön,
hizmetteydin geçmişe
tertemiz hisset kendini;
derviş ol terk eyle iskeleti teni,
düş vakti geldiğinde taş'ın zamanında aşk'a;
ihmâl eyleme sussun dış'ın,
ev sahibi ruhlarla konuşsun diye iç'in;
duymasa da kimse,
bir sen  al geçmişten gelen selamları,
bürün ışığına,
çok derinde de olsa ara kendi içindekini;
öyle gülümse ki tüm evrene,
korkma,
düşün ki İbrâhim ve İsmail'in evindesin
keşfet en saf sevgiyi,
sırtında yavrularını taşıyan akrep bile ahbabın olsun,
sonra sonsuz olmak için
ölü yılana değsin elleriniz;
nerede olursan ol,
şu an gibi,
hep orada,
onunla birlikte olmayı dile;
her köşesine yürümelerin,
sadece sevgiliye yürümeler gibi olsun;
direnme sakın,
teslim et kendini sarsın rüzgârı bedenini;
herkes  yitse de gün'de, bir sen kaybolma,
gerçeğe giden yolu bul diye düştüğü yerde yol olsun
göz yaşların;
silkin,
aç kollarını iki yana be adam
kucaklayıver zamanı,
dön sonra usulca etrafında,
yolla babadan kalma bâki selamını ovaya,
bırak Sarı Gelin'in tınıları dolsun bu arada ruhuna;
velev ki uzaktasın sakın ha sakın unutma;
ara kendini,
git izinden anılarının;
sırtından vurulmuş olsan da
hem öyle bir an ki,

her biri sanki ilâhi tavaf'ın olsun...




0 Yorum - Yorum Yaz

Çeşm-i Bülbül    20.01.2011

Cam'ı çok severim...

Nadiren içiyor olsam da, su eğer şöyle güzel bir bardak içerisinde ise masallardaki ab-ı hayat gibi gelir bana. Belki de cam sevgimizin altında yatan kırılganlığı ve zarifliğine duyduğumuz saygıdır, koruma güdümüzün depreşmesidir ya da içinde nur taşıdığına inanılan günlerin genlerimizde bıraktığı kodlardır. Her ne nedenle olur ise olsun cam güzeldir. Hem saklamaz içini de gösterir öyle değil mi? Olmayanımızı görmek midir bu kadar saran artık buradan ötesini Allah bilir..

 

Çoğu sevmez ama ben Çeşm-i Bülbül'e bayılırım.. Birazı meslektendir sevgimin, teknik olarak sıradan değildir bilirim birazı da insan tarafıma aittir çünkü bana seslenir.. Kıvrılan ama birbirine değmeyen renklerin raksı büyüler beni, zerafetin son halkasını simgeler çeşmi bülbül bende. Böyle düşünmeyi de severim mesela, düşünceler birbirine eklenir kıvrılarak uzaaar gider, düşünce de, düşünceler de, zihnimdeki tüm görüntüler de hep dans eder...

 

Tartışılır durur hep, bu isim atölyenin bulunduğu semtten alınmıştır ya da bülbül gözündeki harelere benzediği için semte o adını vermiştir diye.. Şu tarih denen de, bazen bir işi hâl edip bırakamaz kenara al işte hangisini bilelim, doğru kabul edelim.. Bu nokta bir sebepten hiç umurum olamaz. Bilirim ki, Çeşm-i Bülbül: Bülbül çeşmesine gelen bir ahunun siluetidir. Elinde testisi su almaya gelir, doldurduktan sonra testisini narin omuzlarına yerleştirerek batan güneşe doğru salınarak yürür.. O çeşmeden aldığı da su değildir zaten, aşkını cam'a kazıyan ustanın can'ıdır...




Hız    30.10.2009

herşey daha hızlı akıyor sanki,

geçişler birer birer ortadan kalkıyor gibi,

ilkbahar, yaz, sonbahar, kış

döngüsü

sanki çok eskidendi.

şimdi  eğer sıcak ise

yaz

soğuk ise

kış

oldu 

zamanın adı..

aynı şey yaşam için de geçerli,

büyümeden ihtiyarlamış’larla

ihtiyarlamadan ölmüş’lerden

ibaret

insan

... 




Karda Kaymak    20.04.2011

 

Biz çocukken ve henüz saflığımızı yitirmemişken ve hâlâ bir yılda dört mevsim varken ve şehirde kafamızı kaldırdığımızda tüm samanyolunu görebiliyorken, havanın soğuğuna, yağan karın çokluğuna ya da burnumuzun akmasına ve üstümüzde kalın kabanlarımız ya da ayaklarımızda Cat botlarımız  olmamasına aldırmadan saatlerce kayardık. Kar dedimse eskiden Ankara'ya gerçek kar yağar, sokak lambası ışığında ya da dolunayda şehir görülmeye değer bir hâl alırdı. Hem kar o zamanlar şimdi çoğunun bilmediği gibi lâpa lâpa yağardı.

 

Şimdi kış için bir kompozisyon yazın deseniz çocuklara ne yazacaklar allah aşkına? Ne kar yağar şehirde ne de gidip kayarlar. Öğleden sonra başlardı bizim törenimiz, varoşta yaşarsınız varoşun da hep yokuşu olur, varoş-yokuş, sesleri bile uyumlu canlarım benim, neyse, başlarsınız kaymaya, siz kayarsınız, ayakkabılarınızın tabanı inceleşir, ayakkabınızın tabanı inceleşir siz kayarsınız, burnunuz akar arada bir çekersiniz, düşmemek için ellerinizi sağa sola değersiniz ya da evden getirdiğiniz odun parçaları ile yanlardan dengeyi sağlarsınız, eldiveniniz vardır belki ama kaymaktan ve yere sürtmekten parmak uçları yırtıktır, siz kayarsınız sağdan soldan büyükler yürür, geçer gidersiniz, geçerken şöyle kafanızı çevirir onlara da bakarsınız, burnunuzu çeker hedefe döner, yüzünüze çarpan rüzgarın keyfini sürer uzarrr gidersiniz, aşağılara indiğinizde ki, eğer yuvarlanmadıysanız ve kafayı kırmadıysanız, yürüyerek geri çıkarsınız, sonra yine kayarsınız...

 

Biz, bir zamanlar bu memleketin fahri cam ustalarıydık..

Kardan buz,

buzdan da

cam

yapardık.

 




0 Yorum - Yorum Yaz

Saygı    20.01.2011

 
 
Zamana, özellikle de insana rağmen hâlâ ayakta kalabilen eserlere girildiğinde içinize bir sıcaklık yayılır. Eski Eserlerin en önemli özelliği de budur: her nerede olursanız olun evinizdesinizdir ya da zaten bin yıldır tanıdığınız bir mekâna girmiş gibi olursunuz. Çoğunu anne kucağı olarak nitelendiririm ki, aslında içerisine girdiğimde ya da girdikten sonra bir süre oturarak havasını soluduğumda hissettiğim de aynen budur. Eski bir arkadaş ya da saygı duyulası bir büyüğümdür artık. Attığım her adımın da saygıyla olması gerekir, O, ağırlığına uygun bir saygıyı da hak eder çünkü. Kurulduğu ilk andan itibaren içerisinde oluşan tüm olumlu hava hâlâ duvarları arasında dönüp durmaktadır. Birisi bir dua etmiştir milletim ebediyen var olsun, bir diğeri şifa dilemiştir, ötekisi herkes için iyilik arzu etmiştir, belki birisi de ben gibi daha öteye gidip bir diğeri için göz yaşı da dökmüştür... Kocaman bir dilek ağacı gibidir şimdi binâ..  kaç yaşama ev sahipliği etmiştir böyle Allah bilir ama hani bazı resimli masallarda dallarına konan kuşlara sevimli gülümsemesi ile bakan yaşlı çınar ağaçları gibidir şimdi. Anlamını tazeleyene, sessiz kalp atışlarından huzur alanlara yukarıdan gülümseyerek bakmaktadır. Girersiniz içeriye, dev gibi ama asla sizi ezmeyen bir mekân içinde ağzınız açık dolaşırsınız, ben gibi bir sütûna sarılıp kulağınızı dayar, sessizliğini ve gücünü duymaya çalışırsınız. Sonra dervişlerin zikir için indikleri hücreyi açar gösterirler; evrenin ruhu ile tüm korkularını ve dünyasal duygularını paylaşmaya çalışanların nefeslerini duymaya çalışır, korku ile karışık bir saygıya gömülürsünüz. Kocaman bir kitaptır şimdi binâ, her milimetre karesi binlerce ömrün bilgisini sunar. Hayranlıktan donup kaldığınızda, binlerce insan girer çıkar, hızla hareket eder, secdededirler ya da büyük ustaya selama durmuşlardır, binlerce tespih çeken, çekilen binlerce tespih tanesi hızla akar gider gözünüzün önünden ve artık boyutlar arasında bir kapıdır şimdi binâ...



0 Yorum - Yorum Yaz

Rahip Wella    20.04.2011

TANIYOR  OLMAKTAN  İĞRENDİĞİM,
GELMİŞ GEÇMİŞ  EN BÜYÜK RAHİP WELLA'YA VE DİĞERLERİNE..

En sevdiğim roman karakteri Rahip Wella'dır. İtalyan olan yazarının adını hatırlamıyorum ancak kitabın adı Mısır Konseyi idi. Maltalı bir rahip olan Wella, kızkardeşi ve ailesi ile birlikte Sicilya'da yaşar ve kullandığı kemiklerle rüya yorumlayarak hayatını kazanır. Aslında tam bir şarlatandır, yaşadığı şartları asla beğenmez ama bir gün talih ona da güler. Arap sultanının elçisini taşıyan bir gemi Sicilya açıklarında karaya oturur ve Arapça bilir diye kendisini tanıtan Wella bulunur. Aslında ne elçi İtalyanca bilir ne de Wella bir gram Arapça. Boğazına düşkün olarak tasvir edilen elçi için işler yolundadır aslında, bundan Wella da nasibini alır ve Sicilya Beyinin danışmanı sıfatını kazanır. Bundan sonra hayatı da şenlenir tabiki. Fakat içindeki hırsı bir türlü dizginleyemez ve Hazreti Muhammed'in hayatını anlatan Arapça bir kitabı, Sicilya'nın Araplar tarafından yazılmış ilk tarihçesi olarak yutturur. Bunu yaparken manastırda öğrendiği yazı yazma ve kes yapıştır yöntemini kullanır. Tüm Avrupa sarsılır, çünkü Wella'nın kitabı o güne kadar bilinenlerden çok farklıdır. İki önemli Arap dili ve Tarihi uzmanı ile Wella halk önünde bir karşılaşma yaparlar ve uzmanlardan birisinin karşı çıkmasına rağmen kitabın gerçekliği onaylanır. Karşı çıkan uzmanın kariyeri de böylece sıfırlanmış olur.


Zekâ ve hırs dendi mi aklıma hemen Wella gelir. 
Hırslı olduğu çok belli kişilerin yüzünde de, 
bu nedenle Wella'yı görürüm. 
Olmadığı gibi olanlar 
ve 
olmadığı gibi görünenlerin hepsinin 
bendeki adı da 
Wella'dır...



1 Yorum - Yorum Yaz

Zalim    20.04.2011

2 metre vardı sanırım. Yere öylece serdi arkadaşımız olan dükkân sahibi. Aslında görünen hâli ile acınmayı hak ediyordu ama “çok namussuzmuş!” dedi yere sererken. “Köylülere çok sıkıntı veriyormuş!” “Pek büyük değilmiş” dedim önce. Diyarbakır’da gördüğüm geldiğinden gözümün önüne. Kayaların üzerinde, kayalardan da daha büyüktü neredeyse. Aynı renkte olduğu için zor seçebilmiştim uzaktan. Şimdi yerde uzanmış duran onun yanında “bebek” gibi kalırdı. Benim Diyarbakır’a gidip-geldiğimi bilmeyen arkadaşımız “Kovanların en ağırını seçiyormuş hep” diye devam etti. “Doğada senin-benim diye bir şey yokki, onun yaptığı çok normal” dedi, az önce iki kulağının arasının 3 karış olduğunu ölçen diğer arkadaşım. “Bunun eti yenir mi acaba” diye sordum ama hani denizden babam çıksa yerim, ya da Tayvanlılar kedi yiyormuş geyiğine sarmasa sohbet diye düşünmekten de kendimi alamadım. “Yok” dediler hemen ağız birliği etmişcesine, “yenmez ama pencelerinden ilaç yapıyorlar” diye yanıtladılar. “Manyak bunlar ya!” cümlesi benden de önce davranıp çıktı dışarıya. Çinlilerin Mink hayvanına ettiklerinden bahsettiğimde, Balinalar ve Fok balığı yavrularının acı kaderine de değinmek gerekti. “Batı çok vahşi” diye ekledi, ilaç endüstrisini takip eden. “Balinalar baş aşağı uyuyorlar” demek geçti içimden ama atmosfere pek uygun olmadığından içime sakladım. “İki türü varmış bunların” diye konuyu biraz genişletmek istedim. Hemen renk söylediler ama “hayır” dedim, hani belgesellerde bile görülemeyecek bir bilgiye sahip olduğumu ima ederek. “Birisi sesten kaçar diğeri ise aksine sese gelirmiş. Hem namussuz hızlı koştuğu için..” “Saatte 60 km. hız yapıyor” dedi birisi ve anlattığıma teknik bir katkı yaptığı için biraz da bıyık altından gülümsedi. “ağaca çıksan bile çok iyi tırmandığından, durum iyi bilirdik kompozisyonu yani” diyerek tamamladım sözümü. Kalkma zamanı geldiğinde yere serili post toplandı ve kaldırıldı. Biz dışarı çıksak bile, kendisini koruyacak hiç bir silahı olmayan masum fok yavrusunun iri gözleri ile “gerçek ayı kim?” sorusu içimize çarpa çarpa dolandı durdu...



0 Yorum - Yorum Yaz

Ses    20.04.2011

O güne dair hatırladıklarım çok silik. Konur Sokağın başında bir yere oturtmuştu Aynur beni. Zincirimi bozdurup geleceğim yazmıştı elindeki kağıda hızlı hızlı. Aceleye gerek yoktu artık aslında, nereye gidebilirdim ki? Hem de oraya nasıl geldiğimi bile bilmekten acizken... Aynur ne zaman döndü hatırlamıyorum ama sonraki karede ses geçirmeyen bir odanın içerisindeydim. Elimde bir buton ve kağıtta da bir yazı: ses duyduğunda butona basmalısın. Muhtemelen Aynur yazmış olmalı, zor okunuyor çünkü. Burada ne aradığımı bilmiyorum, onların da ne aradıklarından haberim yok doğrusu. Meğer içimdeki sesi arıyorlarmış, hani o sabah aniden bende kaybolanı. Ümit yok demiş adam Aynur'a; kulakların ikisi de sıfıra inmiş, düzelmez. Artık bunları kağıttan değil Aynur'un ıslak yanaklarından okuyorum, hem bu sefer yazı daha net. Aynı gün daha geç saatte ve bir grup tanıdık içerisinde kendimi bir muayene masasında hatırlıyorum. Tanıdıklar diyorum çünkü hiçte kimlik tespiti yapabilecek durumda değilim. Yalnız ıslak yanakları olan birisi var ki, muhtemelen o Aynur. Hem galiba onu bu sabahta görmüştüm. Nasıl da oradan oraya geçiyorum tam olarak farkında değilim ama ışınlanma henüz yok bundan eminim. Bana göre iki dakika önce başka bir hastanede muayene ediliyordum, ama meğer o sabahmış. Bu ıslak yanaklı kızın iddiası ki, artık onu tanımakta zorluk çekiyorum. Beynimdeki karmaşık senfoninin esiri iken, bizim evde kalan ve sürekli ağlayan "o" inatçı kızın verdiği ilaçları havaya tükürüyorum diye aynı gece hastaneye yatırılıyorum. Aslında iyi birine benziyor ama neden hep etrafımda yada neden her yerde karşıma çıkıyor, bu konuda bende hiç bir kayıt yok. Duyma yetim kayboldu ama koku alabiliyorum çok şükür. Belki bir iki de hemşire görmüşümdür emin değilim. Hem gidecek yerim olup olmadığını da artık bilemiyorum. Burada, kimlerin arasındayım çıkaramıyorum ama kulaklarımda uğuldayan milyarlarca farklı sesten bir ikisi artık tanıdık gelmeye başlıyor. Hastaneye gelirken yanımda sanki bir de kız vardı ama, şimdi bu konuda pek fikir yürütebilecek halde değilim. Serum geldi galiba, hııııı hem de bidonla...

hep bir yol ayırımı hazırlar insana yaşam,

peki şimdi nereye?

içimizdeki sesleri duymak yalnızca ceza olurdu,

oysa düşünebilmenin sessizliği ne harikâ...



0 Yorum - Yorum Yaz