• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Benim Köyüm..

Nehir taşı döşeli geniş bir yolun kenarındaydı Yusufun Ali’nin Evi. Hani şu ergen zamanlarda, dünyada yalnızca yere bakarak hareket ettiğimiz dönemlerde, o taşları seyrede seyrede yürürdüm hep o yolda. Daha önce yürümüş olanları düşünür, o iri taşların parlamasına neden olan her canlı dokunuşu hissetmeye çalışırdım. Bekir dayının ve Koca Fadiğimizin evinin önünden geçer, büyük ahşap kapıya tüm gücümle vururdum. İkinci kattaki yan pencereden bembeyaz yüzlü anneannem kafasını çıkarır, uykulu uykulu aşağıya bakıp beni görünce ailenin tüm kadınlarının alışkanlığı üzere uuUUUUuuuuuUUU! diye bağırarak inip ağır kapıyı açardı. Bir sarılır, belki yüz yıllık acı ve keder olur kokladığın, yine koklarsın, yine, içine çekersin, sonra seni asla bırakmasın istersin..

anneannemin kokusudur benim köyüm..

Köyde geçen günlerimde hâlâ unutamadığım bir oyunum gelir aklıma. O zamanlar evlerin dibinden giden su harkları vardı. Su şırıl şırıl akar günün en gürültülü ya da gecenin en sessiz anında sadece onu duyardınız. Yıldızlar, su sesi, yıldızlar, su sesi, yıldızlar, uyku, sonra yine su sesi, tabi yine su sesi ve muhtemelen sabah ıslak bir yatak [elinizi vicdanınıza koyarak söyleyin şimdi, benim bunda bir kabahatim olabilir mi?]. Bu su harkı, insan vücudundaki damarlar gibiydi. Tüm köyü dolaşır, sonra köyden çıkar ovaya yayılır, ne kadar bahçe ve tarla varsa hepsine dokunarak turunu tamamlar ve belki de çok aşağılarda ırmak ile birleşerek, anasına, yani denize doğru ilerlerdi. Evden çıkar, harkı yukarıya doğru takip ederdim, nerelerden geçmezdim ki, bir bahçeyi atlarsın, sonra bir evin altından geçer hemen arkasına dolaşırsın, aha bir köpek var hızla kaçarsın, bir çitin üzerinden geçemez asılı kalırsın, ismi lazım değil bir kısım yerlerinin üzerine düşersin, biraz nefes alırsın ama bıkmadan suyu tersine izlersin.

ah deli zaman iz’lerim benim..

Yukarı doğru gidişlerim hep bir incir ağacının dibinde sona ererdi. Aslında hark bazı yerlerde kollara ayrılır, bir sürü değişik macera ve yol sunardı ama her seferinde de yolculuğum o incir ağacının dibinde biterdi. Çünkü incir ağacı, hep şöyle iri sapsarı taptaze seçeneklere sahipti. İncir-i mola sona erdiğinde asıl iş başlar, beni daha çetin bir mücadele beklerdi. Elime diğerlerinden ayrılabilecek bir ahşap, naylon parçası ya da su üzerinde kolayca kayabilecek hafiflikte bir şey alır suya atardım, konu, dedemin evine ilk kimin ulaşacağı yarışması olurdu. Yok, ilk seferinde olmaz çünkü su hızlı hareket eder ben hazırlıksız yakalanırdım. Uygun atış ve benim yola çıkışım geçekleştiğinde, hızla geldiğim yoldan geri koşmaya başlardım. Koş, acele et, çiti atla, bu manda ben gelirken burada mıydı, öff bu kazlar da nereden çıktı şimdi yaa, tellere takılma sakın dikkat et bak çok acıdı şerefsiz, hadi hadii hadiiiii... O anlar köyde her şey durur, bir deli oğlan ve yarıştığı sudan başka hiç bir şeyin sesi duyulmazdı. Zaten su’yun attığı kahkahaları da yalnız o deli oğlan duyardı..

Köyde olsam, anneannemi koklasam, kokusundan artık korkmasam, tahta makat üzerinde uyusam, iki kanatlı pencereden yıldızları saysam, çocukluk arkadaşım su ile yarışsam, o kahkahaları yeniden duysam...

 anneannemin kokusuydu benim gerçek köyüm..